Sonra zaman durdu. Saat akmaya devam ederken öylesine birdenbire zaman duruverdi benim için. Kafamda bir hayat inşa ettim, önce bir sessizlik hayal ettim, ne güzel dedim. Sonra senin konuşmadığın bir sessizlik hayal ettim, inanır mısın bilmem gürültüden duramadım. Susuşunun yarattığı gürültü, tahmin edilebilir seviyede değildi. Dudakların birbirine değiyor, ağzın kapanıyor, hayal etsene sen bir daha benimle konuşmuyorsun... Başın çevrildikçe dudakların aralanıyor, adımların başka hayatlarda, ağzından çıkan her kelime başkasına. Yüzün bana döndükçe dudakların kapanıyor. Sen bana baktıkça susuyorsun, gün geliyor bana bakmıyorsun. Kafamın içinde inşa ettiğim şehri hatırlıyor musun, gözlerinin önünde inşa ettim bu şehri, duymasan da konuşmasan da görüyorsun değil mi? hem, bir şehri nasıl duyabilirsin ki? Sen bir sehirle nasıl konuşabilirsin? Bak, gözlerin apaçık, ellerin kulaklarında. Gözlerimi ne kapatacak? Cevap basit, ama sen göz kapaklarını kullanmıyorsun. Çünkü görmek istiyorsun. Bakıyorsun, binalar yok, hiç olmadığı kadar. Denizler, gökyüzleri, birden fazla gökyüzü... çok yürüyoruz diye kaldırımlar bol bol, her yerde domates ağaçları, sana döndüğümü hayal ediyorsun, diyorum ki" domatesler ağaçta mı yetişir?" gülüyorsun, dudakların aralanıyor. Ama bu konuşmaya yeter mi? aralanan her sözcükten bir sözcük çıkar mı? Çıkmıyor. Konuşmuyorsun. Konuşmazsın da. Sen gidersin bu şehir yıkılır. Problem değil, bırak bu şehir yıkılsın. Domatesler ağaçlardan düşsün, üstüne basıp geç. Kaldırımlarda taş kalmasın. Denizler buharlaşıp uçsun, yok olsun. Gökyüzleri... bir sürü gökyüzü kayboluversin birden kafamın içinden. Tereddüt mü ettin, ellerin mi titredi, yık bu şehri. Şimdi, tam şu an. Hiçbir şey yapmana bile gerek yok, bir gün bu şehri yıkmak istersen hiçbir şey yapmayarak