Ketebe yayınlarından çıkan bu eser yüz otuz altı sayfa ve dört bölümden oluşuyor. Aslında eser, yazarın bir diğer meşhur romanı olan “Gün Olur Asra Bedel”den bir bölüm; fakat bu bölümü Aytmatov romandan çıkarmak zorunda kalmış. Daha sonra ise bağımsız bir eser olarak yayımlanmış.
Eser, daha ilk sayfalarından itibaren insana derinlemesine nüfuz eden sarsıcı bir olay örgüsüne sahip. Tarihi, felsefi, destansı ve alegorik bir anlatımıyla eser; masal, efsane ve mitlerle de Türk kültürüne ait değerleri taşıyor.
Aytmatov, bu eseriyle okuyucularına “mutlak gücün aslında korkuya denk olduğunu” gözler önüne seriyor. Cengiz Han gibi dünyaya hükmetme hedefiyle yanıp tutuşan bir hükümdarın bile korku, güçsüzlük ve çaresizlik gibi insani duygular taşıyabileceğini ustalıkla anlatıyor. Yazarın; Cengiz Han’ın iç monolog tekniğiyle bu duygularını betimlediği satırları oldukça büyüleyiciydi.
Eser, aynı zamanda komünist rejime bir başkaldırı niteliğinde.Yazar; baskıcı, zorlayıcı ve hatta doğa kanunlarına bile karşı çıkan zalim bir rejimin ebediyen süremeyeceğine dair ipuçları veriyor ki tarih de bunu doğruluyor. Aytmatov, hangi dönemde olursa olsun-ister Cengiz Han, ister Stalin-mutlak gücü elde etme uğruna yapılan zalimliğin her çağda aynı olduğuna dair evrensel bir mesaj sunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca tarihsel bir eleştiri değil; insan doğasının karanlık tarafına dair zamansız bir uyarı niteliğinde.
Erdene ve Togulan da işte bu zalim sistemin kitapta adı geçen kurbanları. Henüz yedi günlük bebekleri Kunan’ı arkalarında bırakarak idam edilişleri, kitabın en yürek burkan anlarından biri. Köleleri Altun, Hz. Hâcer misali, ıssız bozkırda bir oraya bir buraya koşarak bebeğe süt bulmaya çalışır.
O çaresizlik, o annesizlik… Bebeğin açlık çığlıklarını âdeta kendi kulaklarımla duydum.
Ben bu
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Spoiler içerir
Yıl 1959. Elimizdeki kitap içinde yazılanlardan gayri kendine ait bir başka maceranın da ana karakteridir. Fakir Baykurt bu kitabı 28 yaşında yeterli edebi ve toplumsal bilgiye haiz bir vaziyette kaleme almıştır. Kitabı bitirdikten sonra "Yunus Nadi Roman Armağanı Yarışması"na göndermiş ve dokuz kişilik jüriden yedi oy alarak birinci çıkmıştır. Bu jüride Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Azra Erhat, Orhan Kemal, Behçet Necatigil gibi alanında yetkin isimler vardır. Birincilik sonrası, kitap önce Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, sonra ise basımı gerçekleşmiştir. Kitapta bel altı ima bulunan ufak bir kıssa geçmektedir. İşte bu kıssaya dayandırılarak "müstehcen yayın kovuşturması" açılmıştır esere. Bilirkişi raporu kitap lehine olsa da Milli Eğitim Bakanı'nın emri ile düzenlenen yeni raporda "Roman, hem müstehcendir, hem de sol propoganda yapmaktadır!" içeriğine istinaden 1960'a kadar Fakir Baykurt öğretmenlik görevinden uzaklaştırılmıştır.
Ve bu olayların üzerine Baykurt şunu söyler bize ibret alalım diye: "Bu akıllılar, ülkemizde güç halle ilerlemeye çalışan sanatın havasını kesmeye, güneşine perde olmaya özeniyorlar. Sanatçıyı yıldırıp kendi buyruklarına almak istiyorlar. Ama sanatçı, onların dediği yere gelmez! Bir oyunun oynanmasına engel olabilirler. Türkiye'de onlardan yılacak bir tiyatro genel müdürü, bir milli eğitim bakanı çıkabilir ve çıkmıştır. Ama sanatçı çıkmaz. Tek başıma da kalsam, bir sanatçı olarak ben onları dinlemem. Onların sözüne bakıp yazacaklarımdan geri kalmam. Onların keyfine göre tek satır yazmam; firlatır atarım elimden o kalemi!"
İşte bu cümlelerin sahibinden bize ulaşan her satır, gerçekleri tam doğruluk ile yansıtan satırlardır.
Bu kitap hakkında yazarken, ben daha çok o gün ile bugünü kıyas etmek istiyorum.
Kolay zaferlerden başı dönenlerin,
Her şeyi bir anda çok sevenlerin ve
Her şeyi bir anda yok edenlerin arasında
Bir gün birbirimizin yanında olmadan öleceğiz