Herkese merhaba arkadaşlar. Bugün karşınıza benim kalemini sevdiğim bir yazar, Amin Maalouf ve onun “Semerkant” kitabı ile geldim.
Kitap, dört bölümden oluşuyor ve ilk iki bölümde genel çerçevede Ömer Hayyam üzerinden, Hassan Sabbah,Nizamülmülk ve Selçuklu devletinin birbirleri ile iç çatışmalarını hikayeleştirerek anlatıyor. Bu iki bölüm gerçekten müthiş bir akıcılıkla okunuyor. Ömer Hayyam’ın rubaileri, devlet büyükleri ile zekice konuşmaları,zor durumlara karşı kıvrak zekası ile işin içinden çıkması, en önemlisi de Hasan Sabbah ile dostluğu anlatıyor. Ayrıca Selçuklu’nun iç meselelerini, dışarıya karşı savaşlarını bu savaşlarda Nizamülmülk’ün etkisini güzel bir kurgu ile okuyoruz. Kitabın yarısını oluşturan bu kısım Vladimir Bartol’un “Alamut” Kalesi ile çok fazla kıyaslanıyor. Bana göre her ne kadar çok akıcı ve güzel bir kurgu olsa da Bartol’un “Alamut” kitabı daha derli toplu ve güzeldi.
Bu seçimimin nedeni de, kitabın üçüncü ve dördüncü kısmında adı Ömer olan Amerikalı birinin, Ömer Hayyam’ın kitabını ararken bizlere İran tarihini anlatıyor ve bu anlatımda okuru çok fazla sıkıyor. Kitap bir anda başka bir yere evriliyor. Neredeyse konu ile bağlantısız bu kısımlar sanki yeni bir kitapmış gibi geliyor. İlk iki bölümde müthiş bir akıcılıkla okurları içine alan kitap üçüncü ve dördüncü bölümde ise biz okurlara bir şok etkisi yaratıyor. Yine bu bölümde Amerika güzellemeleri de biraz sezmedim değil.
Kitapla alakalı başka bir eleştirim de Maalouf’un Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın çok pısırık, vasat ve korkak bir hükümdar olarak gösterilmesi beni bir hayli üzdü. Azıcık tarihten bir haber olan birisi,Melikşah’ı böyle biri olduğunu sanabilir. Kimsenin etnik kökenine bakmayız ama yazarımızın Arap asıllı bir Amerikan vatandaşı olması ve bazı Arapların da Türklerle sorunu