Delirerek ölenlere…
size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.
sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret,
doğurmaya mahkum,
çocuklarını kaybetmekle mühürlü,
yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracagım.
içlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım.
o pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım.”
Mine Söğüt
..Bu hayatta yirmi yıl yaşadıktan sonra dünyanın yaşamaya değer bir yer olduğunu anladım .Yirmi beş yıl yaşadıktan sonra aydınlıkla karanlığın bozuk para gibi iki taraflı olduğunu,ışığın vurduğu yerde mutlaka gölgenin de olacağını anladım .Otuzuncu yılımı yaşadığım şu anda ise şöyle düşünüyorum:
Mutluluk arttıkça hüzün de iyiden iyiye artar. Keyif hissettikçe çekilen acı büyür.Bunları ayırmaya çalışırsan hayatın akışı bozulur.
...Böyle bir edim,yüreğin sessizliğinde,tıpkı büyük bir yapıt gibi hazırlanır.İnsan kendi de bilmez bunu.
...Düşünmeye başlamak ,için için yenmeye başlamaktır.
Ama aklın hangi dakikada,hangi davranışla ölümü seçtiğini saptamak güç olsa bile,eylemin gerektirdiği sonuçları bu eylemin kendisinden çıkarmak o kadar güç değil. Kendini öldürmek ,bir anlamda,melodramlarda olduğu gibi içindekini söylemektir..