Okudukça insanlardan uzaklaşıyorum. Böylesi daha iyi... İçlerinde olduğum zaman hislerime yeniliyorum.
"Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur."
“Beyaz Zambaklar Ülkesinde”, bir ulusun kaderinin mucizelerle değil, ahlâk, eğitim ve sorumluluk ile değişebileceğini anlatır. Snelman, Finlandiya’yı idealize etmez; aksine cehaleti, yoksulluğu ve dağınıklığı açıkça gösterir. Değişim, bir kahramanın değil, herkesin kendi yerinde doğru işi yapmasının sonucudur.
Kitabın asıl gücü, okuru rahat bırakmamasındadır. Okudukça şu soru büyür: Bir toplum geri kalmışsa, suç kime aittir? Cevap nettir: Bekleyenlere. Çünkü bu metinde ilerleme, talep edilen bir hak değil, üstlenilen bir ödevdir.
“Beyaz zambaklar” saflığın değil, zor koşullarda filizlenen bilincin simgesidir. Kitap, umut verirken aynı anda rahatsız eder; çünkü bize ne yapabileceğimizi gösterirken, yapmadıklarımızı da yüzümüze vurur.
Bu yönüyle eser, bir ülke anlatısından çok, bir vicdan metnidir.
"Sen ne kadar hastaysan, ben de o kadar hastaydım,' diye gülümsedi hüzünle. 'Ben eğitimli biri değildim. Bilinmeyen büyük bir evde tamamen karanlıkta dolaştığını hayal et. İçi dopdolu ama tek bir ışık parıltısının olmadığı yüzlerce oda hayal et. El yordamıyla ilerlediğini... Böyle dolaşırken hiçbir şeye zarar vermemek mümkün mü? Hem başkasının değerli eşyalarını kıracak, hem kendine zarar vereceksin. O halde böyle birini nasıl tanımlardın? Canavar mı, deli mi, yoksa ışığı sönmüş zavallı bir adam mı?