Okudukça insanlardan uzaklaşıyorum. Böylesi daha iyi... İçlerinde olduğum zaman hislerime yeniliyorum.
"Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur."
John Boyne’un Çizgili Pijamalı Çocuk adlı romanı, savaşın yıkıcılığını bir çocuğun saf gözlerinden göstererek okurun kalbini sessizce sıkıştıran bir hikâyedir.
Roman, sekiz yaşındaki Bruno’nun gözünden anlatılır; ailesiyle birlikte Berlin’den, babasının görevli olduğu bir “kampın” yanına taşınırlar. Bruno, evlerinin yakınındaki tel örgülerin ardında “çizgili pijama giymiş” çocuklarla dolu bir yer görür. Onlardan biriyle, Şmuel ile tanışması, romanın merkezindeki masum dostluğu başlatır.
Bu dostluk, aslında iki dünyanın çatışmasıdır: biri savaşın kurbanı, diğeri savaşın içindeki bir komutanın oğludur. Fakat çocuk dünyasında bu ayrımların anlamı yoktur; Bruno için Şmuel sadece “oyun arkadaşıdır”. Boyne’un en etkileyici yanı da burada gizlidir — o, tarih kitaplarının soğuk sayfalarında gördüğümüz bir trajediyi, iki çocuğun saf merakı ve dostluğu üzerinden yeniden hissettirir.
Romanın dili son derece sade, neredeyse naif; ama altındaki anlam son derece derindir. Yetişkinlerin dünyasındaki nefret, kör itaat ve ideoloji, çocukların anlayamayacağı kadar karmaşık; ama onların sessiz bakışlarında o dünyanın ne kadar acımasız olduğu çarpıcı biçimde görünür.
Final ise... kelimelerin yetersiz kaldığı bir sarsıntıdır. Çünkü o son, savaşın sadece cephede değil, masum kalplerde de nasıl bitmeyen bir yara açtığını gösterir.
Çizgili Pijamalı Çocuk, sadece bir savaş romanı değil; insanlığın vicdanına tutulmuş bir aynadır.
Tel örgülerin iki tarafında da aynı masumiyetin, aynı kırılganlığın olduğunu hatırlatır.
Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, bir macera romanından çok daha fazlasıdır; insanın doğayla baş başa kaldığında kendini yeniden inşa edişinin alegorisidir. 1719’da yayımlanmasına rağmen, bugün hâlâ bireyin yalnızlıkla ve hayatta kalma içgüdüsüyle sınandığı her anın aynası gibidir.
Romanın merkezinde, uygarlığın tüm konforlarından koparak bir adada tek başına yaşamayı öğrenen Robinson vardır. Başlangıçta korku, pişmanlık ve çaresizlik hâkimdir; ama zamanla doğayı kontrol altına alır, düzen kurar, tarım yapar, kendi “mini uygarlığını” yaratır. Defoe burada aslında dönemin İngiliz sömürgeci zihniyetini de yansıtır: Crusoe, adayı “kendi mülkü” olarak görür, “Cuma”yı “ehlileştirir” ve adada Tanrı’nın düzenini temsil eden bir “medeniyet çekirdeği” kurar.
Bu yönüyle roman, yalnızlığın değil, aynı zamanda “insanın Tanrı rolünü üstlenme” arzusunun hikâyesidir. Ancak Defoe’nun kalemi, bu arzuya körü körüne övgü sunmaz. Robinson’un iç monologlarında sık sık bir vicdan muhasebesi, bir suçluluk izi vardır. Kaderine boyun eğip Tanrı’ya şükrettiği anlarla, yeniden bir “efendi” olmaya yöneldiği anlar arasında gidip gelir.
Robinson Crusoe, modern bireyin doğuşuna dair ilk romanlardan biridir. İnsan, doğa karşısında ne kadar güçlü olabilir? Uygarlık bir gereklilik midir, yoksa yalnız kaldığında da insan kendi iç düzenini bulabilir mi? Defoe’nun adasında bu sorular yankılanır durur.
Son sayfayı kapattığınızda, denizden çok kendi içinizin derinliklerine bakarsınız.
Çünkü aslında hepimiz, bir yerlerde kendi ıssız adamızın kıyısında yürüyen Robinson’larız.
Robinson CrusoeDaniel Defoe · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202426,8bin okunma
"Eğer Tanrı beni yüzüstü bırakmayacaksa bütün dünya beni bırakmış olsa ne yazar ya da öteki türlü bakarsam, Tanrı'nın inayetini ve kutsamasını yitirdiğimde bütün dünya benim olsa kaybımın yerini tutar mı?