Yalnız, bu ayrılığın, vakti gelince güneşin batması, yağmurun yağması gibi hiçbir tedbirle önüne geçilemeyecek bir felaket olduğunu gayet iyi anlıyordum.
"Kimseyi kırmamak, üzmemek şartıyla istediğin her şeyi dene. Bir gün çekip giderken, ne aklın kalsın ne de senin yüzünden kırılmış bir yürek..." demişti bir keresinde Aylin.
Stefan Zweig, Dünün Dünyası kitabında 1914 arifesindeki Avrupa'yı bir Cennet olarak betimler. Oysa Zweig'la aynı dönemde - aralarında yalnızca iki yaş vardı- ve aynı ülkede, - Habsburg İmparatorluğu'nda- doğan Kafka için Avrupa, Cennet'e en uzak yerdi.
İnsani zayıflıkların tümünü olanca derinliğiyle içselleştirmiş Kafka için en küçük sorunların bile aşılmaz dağlar gibi görünmesi ve yaşamın olumsuzluklarına karşı herkesten çok daha hassas duygular taşıması Zweig'tan ayıran en önemli unsurudur. Kafka, en ufak sarsıntıları dahi algılayabilen ve kaydeden bir sismograf gibidir.
Kafka bizi yabancılaşmanın sınırlarına kadar getirir, yorulmak bilmeden bu sınırlara saldırır fakat onu aşmayı başaramaz. Yapıtlarından çoğunun yarım bırakılmış olması bir rastlantı değildir. Cehennemin çemberlerinden geçmiştir, upuzun bir tünelin sonundaki ışığı görmüştür fakat artık nefesi kesilmiştir.
Kafka'nın "DÖNÜŞÜM" adlı kitabında, Gregor Samsa adlı karakter bir sabah yatağında böcük olarak uyanır. Bu dönüşümün yorumu şudur: Birey topluma yabancılaşır, iç dünyası yabancılaşır, bu yabancılaşma bedene yansır. Bu konuyu herkes bilir. O halde sorayım: "Niye böcük? Yazarımıza değersiz, silik bireye dair bir mecaz, metafor, alegori gerekiyor idiyse böcükten başka bir şey olamaz mıydı?" tavrıyla soruyorum. Belki de benim değil, içimdeki böcüğün tavrı bu. Baştan kaybedeceğim bir tavır ama benim böcüğüm "inat böcüğü". Aklımca böcükleri itibarsızlaştırmanın edebi kanadından iz sürüyorum.
@GREGORSAMSAMİSİNİZ?