Aşk insanın yüreğinde bir kez kıpırdamaya görsün, çok geçmeden benliğinde saltanat kurar.
Gerisi bünyenin zayıflaması, rengin sararması, görüşün kısıtlanması, konuşmayı terketmesi, zihni unutkanlaştırması, yürüyüşü tökezletmesidir.
Şafak vakti, eşyanın uykusundan uyandığı o belirsiz aralıkta, dünya henüz hiç kirlenmemiş bir rüya gibi serilir önümüze. Güneş, ufkumuza o ipekten imzasını atarken; hayat bizden sadece bir şeyi talep eder: Şahitlik.
Gürültülü hırsların, paslı kelimelerin ve zamanın o bitmek bilmeyen çarklarının ötesinde, varlığın en yalın hali bizi bekler. Bu sabah, ruhumuzun tozunu alan bir yağmur sonrası ferahlığıyla; önce toprağın nabzına, sonra insanın saklı nezaketine ve en nihayetinde kendi içimizin o dilsiz ama bilge kuyusuna eğiliyoruz.
Sabah aynaya baktığında kendinevereceğin küçük bir tebessüm, yüzündeki kasları hareket ettirerek beyne "mutluyum" sinyali gönderir. Beyin, sebep aramaksızın bu fizikseltepkiye endorfin salgılayarak yanıt verir.
Sabahın ilk ışığı, bir çiy damlasının kalbinde koca bir evreni barındırır. Toprak, gece boyunca biriktirdiği serinliği ağır ağır gökyüzüne bırakırken; bir karınca, (entel)... :))) üzerine düşen devasa yaprağı bir zafer bayrağı gibi taşır. Pencere pervazına konan serçe, dünyanın tüm dertlerinden azade, sadece o anki neşesiyle şakır. Doğa bize şunu fısıldar: Hiçbir şey için geç değil ve her şey, tam da olması gerektiği gibi, kendi ritminde akıyor.
Biliyor muydunuz? Galeano’nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabında anlattığı gibi; Sömürge döneminde Bolivya'daki Potosí madenlerinden çıkarılan gümüş, İspanya'ya ulaştırılırken tahminen 8 milyon yerlinin ölümüne neden olmuştur. Galeano, bu ölümlerin madenlerden İspanya'ya kadar bir "kemik köprüsü" oluşturmaya yeteceğini söyler.
Bugün ise biz, o kemiklerin üzerine inşa edilmiş AVM'lerde taksitle mutluluk arıyoruz.
Yani güneş, her sabah ufkumuzun o paslı perdesini yırtarak doğuyor ama biz sadece taksitlerini ödediğimiz hayatlarımızın karanlığına uyanıyoruz.
Bugün, o "küçük
Şafak vakti, eşyanın uykusundan uyandığı o belirsiz aralıkta, dünya henüz hiç kirlenmemiş bir rüya gibi serilir önümüze. Güneş, ufkumuza o ipekten imzasını atarken; hayat bizden sadece bir şeyi talep eder: Şahitlik.
Gürültülü hırsların, paslı kelimelerin ve zamanın o bitmek bilmeyen çarklarının ötesinde, varlığın en yalın hali bizi bekler. Bu sabah, ruhumuzun tozunu alan bir yağmur sonrası ferahlığıyla; önce toprağın nabzına, sonra insanın saklı nezaketine ve en nihayetinde kendi içimizin o dilsiz ama bilge kuyusuna eğiliyoruz.
Sabah aynaya baktığında kendinevereceğin küçük bir tebessüm, yüzündeki kasları hareket ettirerek beyne "mutluyum" sinyali gönderir. Beyin, sebep aramaksızın bu fizikseltepkiye endorfin salgılayarak yanıt verir.
Sabahın ilk ışığı, bir çiy damlasının kalbinde koca bir evreni barındırır. Toprak, gece boyunca biriktirdiği serinliği ağır ağır gökyüzüne bırakırken; bir karınca, (entel)... :))) üzerine düşen devasa yaprağı bir zafer bayrağı gibi taşır. Pencere pervazına konan serçe, dünyanın tüm dertlerinden azade, sadece o anki neşesiyle şakır. Doğa bize şunu fısıldar: Hiçbir şey için geç değil ve her şey, tam da olması gerektiği gibi, kendi ritminde akıyor.
Biliyor muydunuz? Galeano’nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabında anlattığı gibi; Sömürge döneminde Bolivya'daki Potosí madenlerinden çıkarılan gümüş, İspanya'ya ulaştırılırken tahminen 8 milyon yerlinin ölümüne neden olmuştur. Galeano, bu ölümlerin madenlerden İspanya'ya kadar bir "kemik köprüsü" oluşturmaya yeteceğini söyler.
Bugün ise biz, o kemiklerin üzerine inşa edilmiş AVM'lerde taksitle mutluluk arıyoruz.
Yani güneş, her sabah ufkumuzun o paslı perdesini yırtarak doğuyor ama biz sadece taksitlerini ödediğimiz hayatlarımızın karanlığına uyanıyoruz.
Bugün, o "küçük