Sefiller benim için sadece bir roman değil, resmen bir hayat dersi gibi oldu. Okurken bazen yoruldum, bazen duygulandım ama en çok da etkilendim. Hani bazı kitaplar vardır ya, bittiğinde sen aynı kişi olmazsın… bu kesinlikle onlardan biri.
Victor Hugo öyle bir dünya kurmuş ki, sadece karakterleri değil, dönemin tamamını yaşıyorsun. Fakirlik, adaletsizlik, merhamet, vicdan… hepsi iç içe geçmiş. Kitap uzun, evet. Hatta bazı yerlerde “bu kadar detaya gerek var mıydı?” dediğim oldu ama garip şekilde o detaylar bile sonunda anlam kazanıyor.
Jean Valjean karakteri… açık söyleyeyim, beni en çok etkileyen karakterlerden biri oldu. Bir insanın değişebileceğini, geçmişinden sıyrılıp bambaşka biri olabileceğini o kadar iyi anlatıyor ki. Onun yaşadığı iç çatışmaları okurken bazen durup düşündüm: “Ben olsam ne yapardım?” diye.
Javert karakteri de ayrı bir olay. Onun katı adalet anlayışıyla Valjean’ın vicdanı arasında kalan o çatışma… kitap boyunca hissediliyor. İyilik ve kötülük o kadar net çizgilerle ayrılmıyor aslında, bunu fark ediyorsun.
Fantine’nin yaşadıkları… orası baya ağırdı. Gerçekten insanın içini sıkıyor. O bölümleri okurken biraz durup nefes aldım diyebilirim. Çünkü sadece bir karakterin hikâyesi değil, aslında birçok insanın yaşadığı gerçeklerin bir yansıması gibi.
Kitapta en çok hoşuma giden şey, sadece bireysel hikâyeler anlatmaması. Aynı zamanda toplumun nasıl işlediğini, adaletin nasıl dağıldığını ve insanların hangi şartlarda neye dönüştüğünü de gösteriyor. Okurken sürekli gerçek hayata bağladım.
Açık konuşayım, bazı yerlerde tempo düşüyor. Uzun uzun anlatımlar var, özellikle tarihsel kısımlar biraz zorlayabiliyor. Ama buna rağmen bıraktığı etki o kadar güçlü ki, o zorluklar gözünde büyümüyor.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey şu oldu: İnsan kötü doğmaz,