Üç İstanbul, Bir Koca Nesil: Mithat Cemal Kuntay’dan “Üç İstanbul”
Adından da anlaşıldığı gibi üç farklı İstanbul’u okuruz romanda. Farklı ama aynı. Fesler, serpuşlar, unvanlar, makamlar farklıdır; önce Hamidiye fesi modadır, daha sonra beyaz Enveriye kalpağı revaç kazanır; en sonradır ki İstanbul, siyah Ankara kalpağından geçilmez olur. Aynıdır; çünkü ikbal arayışı, mevki makam hırsı, ayak kaydırma değişmeden öylece devam eder yıllarca. Sultan Abdülhamid düşürülür, İttihatçılar utanç içerisinde iktidarı terk edip yurt dışına kaçmak durumunda kalır, nice saltanatlar yıkılıp gider de hırs ve hased dimdik ayakta kalır.
Kimliksizliğin, taklitçiliğin ve dejenereliğin haddi hududu yoktur adeta. Milli ya da gayrımilli her değer, etrafa caka satmak uğruna metalaştırılır. Dönemin gözdesi olan falanca kişinin konağındaki 18.yüzyılın barok saraylarından farksız salonda ne büyük tiratlar atılır, Titus Livius’lar, Cicero’lar, Voltaire’ler okunur. Öyledir ki yazarımız Mithat Cemal Kuntay, “O salonda sergilenen mermer büstlerden farkı yoktu.” der falancanın konağında toplanan memur takımı için. Yüzler, bakışlar, ifadeler hatta inançlar o kadar sahte ve duygusuzdur.
Romanı Adnan adlı başkarakterin yaşadıkları üzerinden takip ederiz, kendisi asrının birçok genci gibi Mülkiye çıkışlı bir kalem memurudur. 93 Harbi’nde yerinden yurdundan edilmiş, İstanbul’a sığınmış binlerce gençten biri olarak Adnan, oldukça hayalperest ve ihtiraslıdır. Bir paşa kızı olan Belkıs’a tarih öğretmeni olarak işe alınır ve ona aşık olur. Ancak aşk deyip geçmemeli, onunki aşktan ziyade kendince ulaşılmaz olanı, bir paşa kızını elde etme arzusudur. Belkıs’ı öyle idealleştirmiştir ki kafasında, vücuduyla endamıyla o tam bir mermer heykel gibidir Adnan için. Kendisi ise Rumeli’den kopup gelmiş bir taşra