Doctor Faustus

Doctor Faustus
@DocFaustus
18 okur puanı
Ağustos 2024 tarihinde katıldı
Puan vermedi
Dr. Faust’un Trajedisiyle Rasyonalizmin Eleştirisi: J.W. Goethe - Faust Dr. Faust; şeytanla bir mukavele yaptığına inanılan, şeytanın ebedî mutluluk vaadi karşılığında ruhunu ona satan bir doktordur. “Şeytana ruhunu satan doktor” efsanesinin kökleri 16. yüzyıl Avrupa’sına kadar uzanır ve Goethe’ye dek farklı konseptlere uyarlanmış bir halk anlatısıdır. Goethe, kendi Faust’unu ilk olarak oldukça melankolik ve daraltıcı bir mekan tasviriyle tanıtır okuyucuya. Bu tasvir Dr. Faust’ un kitaplarla, formullerle doldurduğu ve içinde adeta nefes almakta zorlandığı çalışma odasını konu alır. Faust hırslı bir bilim insanı olarak hakikati bilmeyi arzulamaktadır. Ancak “hakikati anlama” uğruna yıllardır sarf ettiği çaba boşunadır, bilmekle hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin olamamıştır. Her şey değişmekte ve dönüşmekte, Faust ise kainata nüfuz edememektedir. Günün birinde şeytanla bir sözleşme yapar. Şeytan; bir gün Faust’a “Dur geçme, o kadar güzelsin ki” diyebileceği bir an yaşatacağı iddiasındadır. Faust ise bunun mümkün olmayacağını, yıllarca bunun için çabaladığını belirtecek ve böyle bir an yaşayacağı ümidiyle şeytanın teklifini kabul edecektir. Faust; Avrupa’da aydınlanmacı despotizmin egemen olduğu, ilahi ve ontolojik meselelerin akılsallaştırılarak ele alındığı bir entelektüel iklimin eleştirisidir esasen. Doğayla insanın ayrılamazlığına vurgu yapılır. İnsanın ebedi mutluluk arayışının egoistçe bir arayış olduğu ve sonuçsuz kalmaya mahkum olduğu, gerçek ruh ferahlığı ve mutluluğunun insanın doğaya egemen değil, ona tabi olması durumunda mümkün olabileceği anlatılmak istenmektedir. Bütün bu felsefi argüman doğayı kitapla, bilimle anlaşılabilir kılmaya çalışan bir doktorda somutlaştırılır. “Weimar Klasisizmi” ya da “Bilimsel Romantizm” olarak anılan Almanya merkezli bu
FaustJohann Wolfgang Von Goethe · Oda Yayınları · 201216,9bin okunma
Reklam
Puan vermedi
Fikir Adamı Olarak Peyami Safa: Maddeye Karşı Mânâ Peyami Safa; romancılığının yanı sıra, Türk düşününün temel meseleleri üzerinde kalem oynatmış çok değerli bir fikir adamıdır. Fikrî dünyasının temel direklerini, bazen Doğu-Batı, bazen eski-yeni şeklinde tebarüz eden ikilikler, kendi deyişiyle “tereddütler” oluşturmaktadır. Bu eserinde, Türk aydınının ve basınının belli bir kesiminin “ilericilik” olarak anladığı ve kamuoyuna aksettirdiği Marksizmin felsefi temellerini çürütür. Ona göre, “mide ve bağırsak”ın “kafa ve kalb”den evvel geldiğini savunan materyalizmin çıkmazı, içine insanın ve üretimin girdiği her işte şuurun var olduğunu fark edememesidir. Toplumlar şuurla var olur ve onun tekamülüyle medeniyet seviyesinde ilerlerler. Marksist tarihsel maddeci fikrin yazara göre artık entellektüel olarak da karşılığı kalmamıştır. Zira Marx’ın 19. yüzyıl toplumunun geleceği ile ilgili ortaya attığı “kehanetler” vuku bulmadığı gibi bazı olaylar da bu öngörülerin tam aksi şekilde gerçekleşmiştir. Peyami Safa’nın çeşitli dergi ve gazetelerde yayımladığı köşe yazılarından derlenen eserde dönemin sağ-sol fikir akımlarının temel tartışma meselelerine olduğu gibi, usta romancı Peyami Safa’nın bir entelektüel Türk aydını olarak düşün dünyasına erişmek de mümkündür. Benzer meseleleri konu alan romanı Biz İnsanlar ile birlikte okunabilir.
Sosyalizm, Marksizm, KomünizmPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 2023196 okunma
Puan vermedi
Peyami Safa ve Varoluşçuluk: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda Psikolojik-Felsefi Temalar İnsan; kendi varoluşuna (Existenz) dair bilinci, baş ettiği zorluklar ve çektiği sıkıntılar yoluyla kazanır der Jean-Paul Sartre . Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanında anlatıcı rolünde olan ve Peyami Safa’nın otobiyografik özellikler yükleyerek kurguladığı hasta çocuk anlatıcı, çok erken bir yaşta ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Kemik veremi teşhisi konan anlatıcı/Peyami Safa, artık hastanede sürekli müşahade altındadır. Çevresinde telaş halindeki doktorların vücudu ve hastalığı hakkında hiç de aşina olmadığı tıbbi terimlerle münakaşaları, onu dünyaya daha da yabancılaştırmıştır. “Dokuzuncu koğuştaki hasta” olarak artık isimsiz ve kimliksizdir. Bu durumda, artık o dünyanın “içinde” değildir. Varoluşçu felsefeye önemli katkıları olmuş Alman düşünür Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’da ürettiği “dünyaya atılmışlık (Geworfenheit)” kavramıyla betimlediği yukarıda değindiğimiz “dünyanın içinde olma hali”, öznenin algılayışta nesne konseptinden ve zamansallıktan fenomenolojik olarak kurtulamama ve “zorunlu olarak” bir anlam üretme çabasında olma haline karşılık gelir. Kişinin özü, zaman içerisinde toplum tarafından belirlenmiştir ve kişi tabiri caizse “el altındadır (dasein)”. Anlatıcı; hastane koridorlarında, yakınlarının ve diğer hasta yakınlarının acı dolu bakışları altında artık toplumun “dışına” itilmiştir. Ona yüklenen “öz”ü hastalıktan malul olması sebebiyle gerçekleştirememektedir. Bu durum, ona varoluşsal farkındalığını kazandıran etkendir de aynı zamanda. Hastalık, ölüm, toplumdan kopmanın korkusuyla girdiği hastaneden “Varoluşunu” kazanarak çıkmıştır. Anlamı da ölümü de yaşamı da üreten odur artık, Sartre’cı deyişle “özünü kendi yaratır” duruma gelmiştir. Bildungsroman şeklinde
Dokuzuncu Hariciye KoğuşuPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 2022120,9bin okunma
Puan vermedi
Tanpınar ve Zaman: Saatleri Ayarlama Enstitüsü Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebî dünyasının merkez temaları rüyalar, histeriler, sanrılar şeklinde beliren bilinçdışı ve zaman kavramlarıdır. Tanpınar’ın bilinçdışı ve rüya kavramına atfettiği bu öncelikli değer; Louis Aragon, Andrè Gide gibi sürrealist şairlere olan ilgisinde aranabilir. Mehmet Kaplan’a göre zaman konseptini ise Henri Bergson’dan almıştır. Bergson, zamanın doğrusallığını ve insan bilincinin dışında bir gerçeklik olmaklığını yadsır. Zaman (durèe) insan bilinci dahilinde yer almakla beraber; uzamsal bir geçmiş, şimdi ve geleceğin yerine “sürekli bir şimdi” vardır. Öznenin varoluşuyla birlikte “şimdi” sürekli yeniden yaratılır. Gelecek ve geçmiş zannı; insanın, varolan öznesinin farkında olmaması, kendini de duyumsadığı diğer objeler gibi nesneleştirerek idrak etmesinden kaynaklanır. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde geleneksel medeniyetimizin üretkenliğini ve bunun sonucu olarak saygınlığını yitirmesi olgusunu, Bergson’dan hareketle kendine özgü/şahsî zaman kavrayışını kaybetmesiyle birlikte ele alır. “İnsan her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır.” pasajı, bu bağlamda romanın en özlü cümlesidir denebilir. Bergson’un felsefesinde olduğu gibi zaman, pratik olarak üretilen bir postulattır ve temelde öznenin varoluşunun kavranma çabasına karşılık gelir (elan vitale). Üretici çabanın kayboluşuyla muvakkithanenin unutulmaya terk edilişi romanda aynı süreç içerisinde gerçekleşir. Tanpınar, zaman üzerindeki “bize ait” kavrayışın yitirilmesini medeniyetimizin köhneleşmesiyle eşdeğer tutar. Modernleştiricilik misyonuyla ortaya çıkan Halit Ayarcı ise ismi ile müsemma olacak şekilde, yitirilen zaman/benlik algısını yeniden yerine koyacağı iddiasıyla icraate girişir. Mevcut toplum öyle bir toplumdur ki spiritüalizm ve
Saatleri Ayarlama EnstitüsüAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 201552,9bin okunma
Puan vermedi
Üç İstanbul, Bir Koca Nesil: Mithat Cemal Kuntay’dan “Üç İstanbul” Adından da anlaşıldığı gibi üç farklı İstanbul’u okuruz romanda. Farklı ama aynı. Fesler, serpuşlar, unvanlar, makamlar farklıdır; önce Hamidiye fesi modadır, daha sonra beyaz Enveriye kalpağı revaç kazanır; en sonradır ki İstanbul, siyah Ankara kalpağından geçilmez olur. Aynıdır; çünkü ikbal arayışı, mevki makam hırsı, ayak kaydırma değişmeden öylece devam eder yıllarca. Sultan Abdülhamid düşürülür, İttihatçılar utanç içerisinde iktidarı terk edip yurt dışına kaçmak durumunda kalır, nice saltanatlar yıkılıp gider de hırs ve hased dimdik ayakta kalır. Kimliksizliğin, taklitçiliğin ve dejenereliğin haddi hududu yoktur adeta. Milli ya da gayrımilli her değer, etrafa caka satmak uğruna metalaştırılır. Dönemin gözdesi olan falanca kişinin konağındaki 18.yüzyılın barok saraylarından farksız salonda ne büyük tiratlar atılır, Titus Livius’lar, Cicero’lar, Voltaire’ler okunur. Öyledir ki yazarımız Mithat Cemal Kuntay, “O salonda sergilenen mermer büstlerden farkı yoktu.” der falancanın konağında toplanan memur takımı için. Yüzler, bakışlar, ifadeler hatta inançlar o kadar sahte ve duygusuzdur. Romanı Adnan adlı başkarakterin yaşadıkları üzerinden takip ederiz, kendisi asrının birçok genci gibi Mülkiye çıkışlı bir kalem memurudur. 93 Harbi’nde yerinden yurdundan edilmiş, İstanbul’a sığınmış binlerce gençten biri olarak Adnan, oldukça hayalperest ve ihtiraslıdır. Bir paşa kızı olan Belkıs’a tarih öğretmeni olarak işe alınır ve ona aşık olur. Ancak aşk deyip geçmemeli, onunki aşktan ziyade kendince ulaşılmaz olanı, bir paşa kızını elde etme arzusudur. Belkıs’ı öyle idealleştirmiştir ki kafasında, vücuduyla endamıyla o tam bir mermer heykel gibidir Adnan için. Kendisi ise Rumeli’den kopup gelmiş bir taşra
Üç İstanbulMithat Cemal Kuntay · Oğlak Yayıncılık · 20203,367 okunma
Reklam