Gazap Üzümleri’ni uzun bir zamana yayarak okumuş olsam da, etkisi hiç azalmayan romanlardan biri olduğunu söylemeliyim. Yer yer Jack London’ın Demir Ökçesini anımsatan bir yapısı var; çünkü her iki eser de ezilen, dışlanan ve bir lokma ekmek uğruna bütün gününü tüketmek zorunda bırakılan insanları anlatıyor. “Okie” olarak adlandırılan bu insanlar, Oklahoma’daki topraklarından zorla sürülmüş, Kaliforniya’da büyük iş fırsatlarının olduğu vaadiyle kandırılmış ve mecbur bırakılmış bir göç yoluna çıkmıştır.
Roman boyunca Joad ailesini yakından takip ederiz. Ailenin her üyesi kendine özgü özellikler taşır; aralarındaki diyaloglar ise öylesine doğal, öylesine insani bir tonda ilerler ki Steinbeck’in gerçekçi anlatımı adeta sayfalardan taşar. Büyük Buhran’ın getirdiği kuraklık, ekonomik çöküş ve banka hacizleri sonucunda Joad ailesi de diğer Oklahoma’lılar gibi ortakçılık yaptıkları topraklardan zorla çıkarılır. Ellerindeki son eşyaları satarak zor bela kırık dökük bir kamyonet alır ve Kaliforniya’ya doğru zorlu bir yolculuğa başlarlar.
Romanın büyük bölümü bu yolculuk üzerinde geçer; yolda yaşanan ayrılıklar, ölümler, karşılaşılan yeni karakterlerin düşünceleri ve yaşanan duygusal kırılmalar, romanın etkileyiciliğini artıran unsurlardır. Ne var ki hikâye ilerledikçe Joad ailesinin talihsizliği derinleşir. Bitmek bilmeyen yağmurlar nedeniyle sırılsıklam kalırlar; yiyecekleri tükenir, eşyaları ıslanır, moralleri çöker. Ailenin hamile kızı Rose of Sharon ise zor bir doğumla ölü bir bebek dünyaya getirir. Yaşadıkları yıkımın ortasında, ıslanmaktan kurtulmak için sığındıkları bir ahırda kendileri gibi perişan hâlde olan yaşlı bir adamla ve genç kızıyla karşılaşırlar. Kız, babasının altı gündür hiçbir şey yemediğini, açlıktan ölmek üzere olduğunu söyler.
İşte romanın en vurucu