John Steinbeck’in Cennetin Doğusu romanını bitirdiğimde üzerimde bıraktığı hissi tarif etmek kolay değil. Bazı kitaplar okunur, bazılarıysa insanın içine yerleşir; bu roman ikinci türden. Hayatımda okuduğum en iyi, en sarsıcı, en duygusal romanlardan biri olarak kalacak benim için. Üstelik bunu söylerken yalnızca hikâyesinin gücünden bahsetmiyorum; insan ruhunu, suçluluğu, sevgiyi, kötülüğü ve affedilmeyi bu kadar derin anlatabilmesinden söz ediyorum.
Romanın sayfa sayısı gözümü korkutmuştu belki başta, fakat bir noktadan sonra bunun hiçbir önemi kalmıyor. Çünkü kitap gerçekten akıp gidiyor. Steinbeck öyle bir dünya kuruyor ki Salinas Vadisi artık yalnızca bir mekân olmaktan çıkıyor; yaşayan, nefes alan, insanların acılarını toprağın içine işleyen bir hafızaya dönüşüyor. Karakterler ise bir romandaki kişiler gibi değil, yıllardır tanıyormuşum hissi veren insanlar gibi geliyor. Kitabı kapattığımda onları geride bırakmış olmadım; sanki hâlâ bir yerlerde yaşamaya devam ediyorlardı.
Romanın en büyük başarısı bence kötülüğü anlatış biçimi. Steinbeck kötülüğü masalsı bir karanlık gibi değil, insanın içine sessizce sızan bir miras gibi işliyor. Özellikle Cal karakteri… Onun sevilme arzusu, babasının gözünde değerli olma çabası, kendi içindeki karanlıktan korkması o kadar gerçek ve o kadar acıydı ki birçok yerde insan kendini onun yanında yürüyormuş gibi hissediyor. Cal’in “Ben kötü doğdum galiba” korkusu aslında romanın merkezindeki büyük soruya dönüşüyor: İnsan geçmişinden, kanından, ailesinden daha büyük olabilir mi?
Adam Trask ise beni en çok hüzünlendiren karakterlerden biri oldu. Hayatı boyunca sevgiyi yanlış yerde arayan, hayallerine sığınan, çocuklarını çok geç fark eden bir adam… Özellikle oğullarını yıllarca tam anlamıyla göremeyip sonunda onların acısıyla
Para pul, ruhen yoksul olanlara, ilgi ve mutlulukları bakımından yoksul olanlara nasip oluyor sanki. Lafı dolandırmadan söylersek: çok zenginler zavallı birtakım garibanlardır. Acaba doğru mu bu, diye düşündü.