Anayurdunuzdasınız. Tanıdığınız yerlerde, sevdikleriniz arasında, içine doğduğunuz ve kök saldığınız coğrafyada. Sonra birileri çıkageliyor; sizi kendilerinden ''aşağı'', kendilerini sizden ''yukarı'' konumlandırma hakkını her nasılsa kendilerinde bularak. Onlar beyaz, siz siyahsınız. Onlar silahlı, siz silahsız. Onlar acımasız, siz bu acımasızlık karşısında savunmasız. Söküp alıyorlar sizi sevdiğiniz herkesten, tanıdığınız ve bildiğiniz her şeyden.
Bir gemiye tıkıştırılıyor; aç, susuz ve çıplak - evet, çıplak- bir şekilde bilmediğiniz bir rotaya doğru sürükleniyorsunuz. Acı içindesiniz. Ama yalnız değilsiniz. Yanı başınızda, sizinle aynı zorbalığa maruz bırakılan, sizinle aynı coğrafyadan gelip aynı gemide aynı acıları paylaşan başkaları da var. Birbirinizi avutuyor, birlikte nefes alıyor, bu yeni ''aile''nizle var olmaya çalışıyorsunuz. Aranızdan bazıları ölüyor. Siz ölmeyi diliyorsunuz...
Dürüstlükten vazgeçmenin tek nedeni düşünmeyi unutmaktır. Yalan söyleyerek gündelik sorunlarından kurtulan ve yüzeysel acılarını sonlandıran insanın ödeyeceği bedel, yalan söylediği için duyacağı pişmanlık acısıdır. Yüzeysel acı, pişmanlık acısının yanında diş ağrısı gibi kalır. İşte insan, bu kadar basit bir hesabı bile yapamaz. Çünkü düşünmeyi unutmuştur. Dolayısıyla dürüst değildir. Yalancılar düşünceden yoksun hayvanlardır. Biliyorum, çünkü geçmişte neler yaptığımı anımsıyorum. O kadar yalan söyledim ki, artık uyuyamıyorum.