Kızıl Veba – Jack London
Jack London’ın kalemiyle ilk kez tanışıyorum ve büyülendiğimi söyleyebilirim. Kızıl Veba, kısa ama derin etkiler bırakan bir yapıt. Akıcı diliyle sizi sıkmadan içine çeken, bir oturuşta okunabilecek bu eser, okuru hem düşündüren hem de çarpıcı gerçeklerle yüzleştiren bir başyapıt.
1912 yılında kaleme alınan bu eser, yazarın öngörüsüyle 2010’lu yılları ve sonrası için ürpertici bir felaketi betimliyor. Ana karakterimiz Grenser, 2070’li yıllarda torunlarına geçmişin dehşetini, Kızıl Veba adlı salgını anlatıyor. Bir zamanlar üniversitede dil profesörü olan Grenser, bu küresel felaketin insanların hayatlarını nasıl altüst ettiğini ve bilim insanlarının bile bu hastalığın karşısında çaresiz kaldığını açıklıyor.
Düşünün, dünyada sekiz milyar insan var, ancak salgının yıkıcı etkisiyle geriye yalnızca yüz kişi kalıyor. İnsanlar hayatta kalma uğruna birbirini öldürüyor, her yer yağmalanıyor, güven ve ahlak yok oluyor. Modern uygarlığın çöküşüyle birlikte insanlık, ilkel çağlarına geri dönüyor. Geriye kalanlar kabileler halinde yaşamaya başlıyor ve nesillerini devam ettirmek için yeni bir düzen kurmaya çabalıyorlar.
Grenser, bu yıkımı birebir yaşamış bir bilge olarak, torunlarının geçmişe dair hiçbir şey bilmeyişini, medeniyetin tamamen unutulmuş olmasını kabullenmekte zorlanıyor. Modern dünyanın imkanlarını bilen birinin ilkel düzende hayatta kalma çabasını okurken, bu keskin dönüşüm karşısında hayranlıkla dehşet arasında gidip geliyorsunuz. İnsanlığın başladığı yere dönmesi, bilginin yok olması ve bu yeni düzende sahtekarların ortaya çıkması, hikayeyi daha da sürükleyici hale getiriyor.
Kızıl Veba, yalnızca bir salgını değil, aynı zamanda insanlığın zaaflarını, hayatta kalma içgüdüsünü ve medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunu anlatan bir alegori.