Siz hiç biriyle kurduğunuz planları yalnız gerçekleştirmek zorunda kaldınız mı?
Sevdiği kokuyu o gidince duymak?
Sevdiği yemeği o gittikten sonra yemek?
Sevdiği şarkılara istemsizce maruz kalmak?
Geçtiğimiz yıl Nazım Hikmet Ran'ın bir kitabını okumuştum. "Sensiz yaşayamam," diyen Piraye'ye sesleniyordu:
"Yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı.
En fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı."
Öyle miydi sahiden?
En fazla bir yıl mı sürüyordu ölüm acısı?
Yoksa insan unutamıyor ama alışıyor muydu?
Alışmak aşka ihanet miydi?
Peki ya alışamamak?
O gittikten sonra da sanki o varmış gibi yaşamak,
Bütün kahvaltıları yine iki kişilik hazırlamak?
O varmışçasına dans etmek en ikinizin müziğinde?
Terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Peki psikolog kendi yarasını onarabilir mi? Ya o yarayla yaşamayı seviyorsa? Hikayemizin başkahramanı Metin de bir psikolog. İsminin sözlük anlamına baktığımızda "acılara dayanabilen, dayanıklı kimse." Belki de bundan yüklenmiştir bunca acı kendisine... Ve onun eşi, kalbinin eşi, onsuz yaşayamam dediği Seda. Bir söz duymuştum, kimindir bilmem: "Allah der ki, kimi benden çok seversen onu senden alırım. Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım." Onsuz yaşayamam, ne beylik cümle! Bu kadar iddialısını Nazım Hikmet bile kurmamış: "Ben sensiz de yaşarım ama seninle bir başka yaşarım."
İnsan hep en sevdiğiyle sınanır ve güzel giden şeylerin hep bir sonu vardır. Her şey güzelken farkına varamaz, bu güzellik bozulduğunda anlarsın. Bazı anlayışların bedeli ağırdır. Eserin başkahramanı Metin de bu gerçekle yüzleşir. Bitmez dediği bitmek, gitmez dediği gitmek zorunda kalmıştır. Peki ya fiili olarak biten şeyler kafasında devam ediyorsa ve fiili olarak gidenler kafasında