Yalnızlık acısını tanımayan hayvanlar yalnız başlarına oynamayı becerirler ama insanlar bunun tam tersidir. Bunu başaramaz ve yalnız kalmayı denese bile daha öncekinden beter bir hüzne kapılır.
Bazen sokakta karşılaşan bir kadınla erkeğin bakışları bir an kesişir, olayı kavrayamayan erkeğin içinde birkaç adım sonra kıpır. danmalar başlar ve hayat boyu o kıpırdanmadan kurtulamayacağını hisseder. Bunun üzerine gizemli bir çağrının etkisinden sıyrılamayarak adımlarını yavaşlatır, döner ve kadının da aynı dürtüyle, aynı anda, yürüyüşüne ara vermeden başını döndürüp baktığını görür. Bunun üzerine ikisinin bakışları yeniden karşılaşır ve iğne batmışçasına can yakan bu sarsıntı ruhu altüst eder ve yazgının hazırladıkları hissedilmeye başlar.
Zincirinden boşanmış füzeler -sanki- yaşamın tüm küçüklü büyüklü hayallerini, aşkı, huzurlu evleri, sevgi dolu karşılaşmaları, ün ve zenginlik düşlerini, ailenin mutluluğunu, ilkbaharı, bilgeliği, müziği, yılların sakin sakin geçişini beraberlerinde alıp götürüyorlardı. Ama artık bunları düşünmenin zamanı değildi. Bakışlar kaygıyla saatlere takılıyordu. Az sonra belki de bir anda her şey yok olacaktı.
...halkın çok uzun yıllardan beridir unuttuğu o büyük korku tazelendi, yaşam adı verilen bütün her şeyin yitmesi duygusu kapladı insanları. Günlük varoluşun o sıkıcı ve sefil işleri, sabahları yatakta uyanmak, ilk sigara, tramvay, ışıklı vitrin, fabrikada ya da ofisteki iş, iki-üç adım yürüyüş, çocuğun şımarıklığı, dört boyutlu sinema, yeni ayakkabılar, sportoto, cumartesi akşamı -hâlâ varlıklarını sürdürseler de mutlu insanlığın | bir simgesi haline geldiler bir anda; çünkü pek yakında bunların sonsuza dek elden kaçıp gidecekleri anlaşılmıştı.