Hiç kimse bendeki değişikliğin farkında değildi. Benim hiç uyuyamadığımın, durmaksızın kitap okuduğumun, aklımın gerçeklikten yüzlerce yıl, on binlerce kilometre uzakta bir yerde olduğunun hiç kimse farkına varmadı.
Yeleğimi giyip, asansöre binerek aşağıya indim. Sonra yakınlardaki bir pastaneye gittim, her haliyle gayet tatlı görünen sütlü çikolatalardan iki tane aldım. Pastaneden çıkar çıkmaz bir tanesinin paketini açıp, yürürken çikolatayı yemeye başladım. Sütlü çikolatanın nefis tadı ağzımın içine yayıldı. Bu tadın dosdoğru vücudumun en ücra köşelerine kadar yayıldığını net bir biçimde hissettim. Asansörde ikinci parçayı kopartarak ağzıma attım. Çikolata kokusu asansörün içine de yayıldı. Koltuğa oturup, çikolata yiyerek kaldığım yerden Anna Karenina'yı okumaya devam ettim. Bir gram olsun uykum yoktu. Yorgunluk da hissetmiyordum.Durmadan, hiç ara vermeden sonsuza kadar kitap okuyabilirmişim gibi hissediyordum.Çikolatanın tamamını ylyince, ikincisinin paketini yırttım, onun da yarısını yedim. Birinci cildin üçte ikisine kadar gelmiştim ki saate baktım. On ikiye yirmi vardı.
Tek başıma koltuğa uzanıp, çikolata yiyerek Anna Karenina'nın sayfalarını çevirmek istiyordum. Bulaşıkları yıkarken, sürekli Vronski hakkında düşünmüştüm. Nasıl oluyor da Lev Tolstoy denen adam, roman kahramanlarının hepsini böylesine ustaca avucunun içinde oynatabiliyor, diye. Lev Tolstoy, kahramanlarını muhteşem bir şekilde tasvir ediyordu. Fakat tam da bu yüzden, bir tür kurtuluş şansından mahrum bırakıyordu onları.
Eskiden okuduğumda hiç farkına varmamıştım, ama söyle bir düşününce, ne kadar tuhaf bir roman,dedim içimden. Romanın kadın kahramanı Anna Karenina gerçekten 116. sayfaya kadar bir kez bile kendini göstermiyordu. O dönemin okurları için böyle bir şey doğallıktan uzak değil miydi acaba?