E. K.

E. K.
@Erbas_Karatas
Kamu Personeli (KGM)
Lisans
46 okur puanı
Mayıs 2021 tarihinde katıldı
Mekanik Evren’den Düşünen Evren’e
Heisenberg’in tanımladığı kuantum mekaniğinin temelini oluşturan Heisenberg ilkesi, evrenin yapısının indeterminist, yani önceden belirlenemez olduğunu ifade eder. Bir parçacığın hızı ile yerini aynı anda saptayamayız. Hızını bilirsek yeri belirsiz kalır; yerini bilirsek de hızı belirsizleşir. Dalga ya da parçacık değerini tek tek ölçmeye çalıştığımızda, bu ikilinin ortak doğası nedeniyle her iki özelliğe aynı anda tam olarak ulaşamayız. Bu durum, hiçbir şeyin sabit ya da tam anlamıyla belirli olmadığının bir ifadesidir. Her şeyin belirsiz ve kolay anlaşılmaz olması, Newtoncu fiziğin her şeyi sabit ve ölçülebilir kabul eden anlayışıyla çelişir. Bu çelişkinin getirdiği belirsizlik, gerçekliğin doğası sorununu da gündeme getirir. Zohar’ın sözleriyle, kuantum mekaniği açısından yaşama baktığımızda benliğimiz ve ilişkilerimiz hakkındaki görüşlerimizin de değişime uğradığını görürüz. Şeyler ve olaylar geniş bir bütünün birden fazla yönü gibi davranırlar; ancak kendi tekil varoluşlarını ve anlamlarını bu bütünden alırlar. Heisenberg bunu şu sözlerle açıklamıştır: “Dolayısıyla dünya, karmaşık bir olaylar dokusu olarak görünür. Bu dokunun oluşumunda her çeşit bağlantı birbirinin yerini alabilir, birbiriyle örtüşebilir ya da bütünleşebilir.” Bunun doğal bir sonucu olarak atomik fenomenlerin tek bir bütün içindeki bağlantıları olasılıklarla doğrudan ilişkilidir. Günümüzde bilgi, artık mekanik olmayan bir gerçekliğe doğru yol almaktadır. Bunun sonucunda evren, büyük bir makineden çok büyük bir düşünceyi andırmaktadır. Bir atom parçacığı çok dar bir alanda sıkışıp kaldığında, hapsedilmiş olmasına tepki gösterir ve hızla dönmeye başlar. “Kuantum etkisi” denilen bu olgu, atom altı dünyanın karakteristiği olan kıpırtıyı ve huzursuzluğu anlatır. Dünyamızdaki maddesel şeylerin
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kendini Anlatırken Kendinden Eksilmek
İnsan çoğu zaman kendini anlatmak, anlaşılmak ve olduğu haliyle kabul edilmek için fazlasıyla çaba harcar. Oysa gerçek şu ki insanlar çoğunlukla gerçeği değil, kendi beklentilerine ve alışkanlıklarına uyan kısmı görür ve duyar. Bu yüzden insanın en büyük sorumluluğu, herkese kendini kabul ettirmek değil, kendi iç bütünlüğünü korumaktır. Herkesin beklentisine göre şekil almak, bir süre sonra insanı kendine yabancılaştırır. Oysa insan, her koşulda anlaşılmayı beklemeden de kendine sadık kalabildiğinde güçlenir. Çünkü gerçek huzur, başkalarının onayında değil, insanın kendiyle kurduğu ilişkide saklıdır. Kendini anlatmak bir ihtiyaç olabilir; fakat kendini tüketmek pahasına anlaşılmaya çalışmak, çoğu zaman anlamdan çok kayıp getirir.
Tipik bir şehirli ve modern teknolojinin içine doğmuş bir insansak, insanlığın hep daha ileri doğru gideceğine, teknolojinin hep böyle gelişmeye devam edeceğine, aklın ve bilimin tüm sorunlarımızı zamanla çözeceğine ve tabiattan ayrı suni bir yaşamı ilanihaye sürdürebileceğimize dair boş bir inanç ve özgüven oluşturmamız da gayet mümkün. Fakat biraz tabiatı öğrenip anlamaya çalıştığımızda; biraz “beslenme”, “üreme”, “canlı olma” ve “ekosistem” gibi kavramların temellerini kavramaya başladığımızda bu temelsiz özgüven yerini gerçekçi ve akıllıca bir endişeye bırakacaktır.
Zihnin Tozlu Aynası
inançlarımız ve ön kabullerimiz. İnsan zihninin temel “konfor ve rahatlık arzu eden devreleri” nedeniyle, dünyaya ve etrafımızda olan biten hadiselere olduğu gibi bakamıyoruz. Zihnimizi hâkimiyeti altına almış etiketler, önyargılar ve zanlarla, gözümüzün önünde olup biten olayları çarpıtabiliyor, anlamları üzerinde düşünmüyor, yok sayıyor ve hatta tamamen gör(e)meyebiliyoruz. Bu gerçekliği çarpıtma filtreleri arasında en etkili olanı kuşkusuz inançlarımız. Nereden geldiği belli olmayan, çoğu deneyim ve akıl yürütmeye dayanmayan, sınanmamış birçok inançla doludur zihinlerimiz. Ama bu “boş” inançlar, etrafımızdaki gerçeği çok başarılı bir biçimde çarpıtır ve bizi gözümüzün önündekileri göremez hale getirebilir.
Kendini Unutmak, Unuttuğu Yerden Anlamaya Başlamak
Schopenhauer’a göre, varlığımızın en az farkına varmamızı sağlayabilecek üstün ideallere yönelmeliyiz. Ancak kendinden uzaklaşan insan, varoluşsal sıkıcılıktan uzaklaşabilir. Böylesi bir düşünce seviyesine de, ancak kendi dışındaki dünyaya, anlamlı bir hayata kucak açan kişi ulaşabilir. Yaşamda tutkusunu rehber edinmiş herhangi birini gözlemlediğimizde, kendisinden uzaklaşarak iyi olma haline ulaştığını görebiliriz. Yaptığı bir işin değerli olduğuna inanan insan, saatlerin nasıl geçtiğini anlamaz. Sıkılmaya vakti yoktur. Tutku ile hayata yönelmiş ve evrenin bir parçası olabilmiştir. Böylece gerçekten yaşadığını, var olduğunu hissetmektedir. Yaşama sunduğu katkı sayesinde, evrenle bir bütün olabilmiştir. Kısacası, üstün insan, dünyasından sıyrılabilen, katkıya yönelen, “yaşayan” kişiyi temsil ederken, sıradan insan, kendi kabuğunda kalmış, anlamsız hayatını gerçeklik bağı olmayan arzularla doldurmuş ve her seferinde daha fazla acı ile kucaklaşan, yaşama cesareti olmayan “seyreden” insanı temsil eder.