"Mavi gözlerinin öyle tatlı bakışları var ki Hadiye abla."
Hayri'nin sözleriydi bunlar. Acaba bu mavi gözle kendisine nasıl bakacaktı? Yüreğinin aynası mıydı bu mavi gözler? Nasıl tanıyacaklardı birbirlerini, nasıl yakınlaşacaktı? Yabancı sayılmasa da hiç tanımadığı bir kimseyle bir araya gelebilmek zor mu olacaktı yoksa aralarında doğuverecek bir sıcaklıkla hiç yabancılık çekmeyecekler miydi?
Vatanındaki gelenekler, yasalar böyle yapılmıştı, sürüp gitmekteydi. Kapı aralığında sorulan bir soruya evet denilecekti. Bu 'evet' hayat boyu sürecek bir beraberliğin tüm yükleriyle kabulü demekti. Hadiye'nin düşünceleri bu biçim yasalara yatkın değildi. Şehirlerde yaşayan insanların bir bölümü gizli gizli bu yasaları çiğniyorlardı. Gönüllerinin çektiği, gözlerine kestirdikleri erkeklerle mektuplaşıyorlardı. Kaçamak delilikler bile yapılıyordu. Gizlice mesire yerlerine gidiyorlar; oralarda buluşup, konuşuyorladı bile. Köylerde ise kaç göç yoktu. Köylü kızları için erkekleri tanımak, onlarla konuşmak daha kolaydı. Tarlalarda beraber ekin atıyorlar, beraber orak biçiyorlar, har manlarda beraberce döven dövüyorlardı. Fakat şehirli kızlar, hele dine saygıları, törelere bağlılıkları bulunan yüksek tahsilli bölümü, -tabii ki bu, eve gelen hocalardan alınan derslerle sağlanıyordu- büyüklerin isteklerine boyun eğmek zorundaydılar...