Havaların ısınması ile birlikte kuşlar cıvıldamaya, kelebekler şarkı söylemeye başlamişti. Günün yorgunluğunu atmak için bir iskemle çeken Ahmet Usta, sırtını dükkanın camına yasladı, çayının gelmesini bekledi. Ahmet usta, altmişlı yaşlara merdiven dayamış, kır saçlı, ailesinin genetik mirası, orta boylardaki bir ayakkabı ustasıydı. Hayatın keşmekeşi içerisinde büyüttüğü beş çocuk, kendi hanımını da sayarsak altı, hanımı daha çocuk yaştaydı, evlendiklerinde, onu epeyce yormuştu. Helal ekmeğin peşinde geçen bir ömür sonunda nihayatinde erenlerin, bundan sonrası bize haram dediği yaşlara gelmişti. Yaşının,hapishanedeki bir mahkumun duvarlara attigi takvim cizikler gibi,onun yüzüne attığı kivrimlar; ben artik erdim, kurtarın beni bu fani bedenden diye haykırıyordu. Vakur bir duruşu, helal ekmek kazanan herkeste olur, ağırbaşlı bir edası vardı. Hayatının bu altmış yılını sabah namazından akşam ezanına kadar sığdırdığı çalışma azmi, artık onu yavaş yavaş terkediyordu.
Her zaman alışageliği gibi, cigarasını çıkardı. Saygıdan ustasının sıgarasına hemen ateşi tutan çırak, sert ve ilk nefesin insana verdiği derin huzur karşisinda, yüze yayılan o katı mutluluk hissini ustasının yüzünde gördü. Tatlı ve bir o kadarda saygıyı temsil eden bir mahçupluk edasıyla, çakmağını hemen cebine tıkıverdi. Çakmak, kader mahkumu olan bir bahtsız gibi fermana uydu, bir sonraki mutluluk anına kadar, çırağin utangaçlıktan sürekli elini soktuğu pörsümüş cebinde ya sabır zikrini çekmeye başladı. Çay ve sigara molası verdiği bu kısacık vakitte, işe ilk geldiği günü hatırladı. Nasıl da mahçuptu. Babasının ölümünden sonra ona miras kalan aile reisliği, adete geceleri ortaya çıkan karabasan gibiydi. Zamanla işleri yoluna koymuş, kendi küçük dükkanını açmayı başarabilmişti. Ahmet Usta, çayından son