Trakhisli Kadınlar’ı benim gözümden okumak, bir kahramanlık hikayesine bakmak değil; beklemenin, susmanın ve yanlış zamanda konuşmanın trajedisini izlemek demek.
Bu tragedya benim için Herakles’in değil, Deianira’nın oyunudur. Sahne onun iç dünyasında kurulur; Trakhis yalnızca bir mekan değil, bekleyişin ağırlaştığı bir iç iklimdir. Sophokles burada kılıcı, gücü, mitolojik ihtişamı geri plana iter yerine insanın en eski korkusunu koyar ; Sevilmeme ihtimali!
Deianira’yı suçlamak kolaydır. Ama ben ona suçlu değil, zamanın ritmini yanlış okuyan bir kadın olarak bakıyorum. Kocasını kaybetmekten korkar; ama onu kaybetme korkusu, onu gerçekten kaybetmesine yol açar. Burada tragedyanın soğuk matematiği devreye giriyor;
İyi niyet, bilgiyle desteklenmiyorsa felakete dönüşür.
Nessos’un kanı benim için yalnızca bir “yanlış iksir” değildir. O kan, erkek dünyasının kadınlara bıraktığı zehirli mirastır. “Bunu yaparsan sevilirsin” vaadiyle gelen, ama gerçekte yok eden bir öğüt. Deianira bunu kötü olduğu için değil, çaresiz olduğu için kabul eder. Ve Sophokles acımasızdır! Çaressizlik affedilmez; sonuçlarıyla yaşanır.
Herakles’e gelince…..
Evet, bir kahraman. Ama benim gözümde o, dünyayı fetheden fakat evini okuyamayan bir adamdır. Hep geç kalır. Seferden sefere koşar, ama en kritik savaşı eşinin iç dünyasını anlamayı kaybeder. Onun trajedisi bedenseldir; Deianira’nınki ruhsaldır. Ve ben her zaman ruhsal olanın daha ağır yandığını düşünürüm.
Trakhisli kadınlar burada sessiz bir vicdan gibidir. Onlar ne engel olabilir ne kurtarabilir. Yalnızca tanık olurlar.
Bazı felaketler, çok fazla kişi tarafından görülür ama kimse tarafından durdurulmaz.
Oyunun sonunda ölüm bile bir kurtuluş gibi durmaz. Çünkü asıl yıkım çoktan olmuştur:
Sevgi yanlış anlaşılmış, güç yanlış yerde