Yazar ile yeni tanıştığım için biraz utanıyorum. Hikayeleri o kadar severek okudum ki.
Adı bahar hikayeleri olsa da gotik/hafif korku ve farklı türlerde hikayeleri barındıyordu.
Kavaklıkoz Hanı'nda bir vaka gerçekten çok güzeldi.
Dörthanların kulaksızı ise bizim yerli Martin Eden'imiz bence.
Yazarın Bir Yarasa Bir Kıza Âşık Oldu kitabını en kısa sürede okunacak listeme ekledim bile.
Reading slumptan çıkmak için kurtarıcı Anadolu ve taşra hikayeleri için oldukça keyifli bir okumaydı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Garaib Faturası Külliyatı
Hüseyin Rahmi Gürpınar yazdığı, halkın boş inançlarını cin,peri,cadı,gulyabani gibi doğaüstü varlıklar üzerinden ele aldığı roman dizisinin ilk kitabı.
Türk edebiyatı klasikleri okumayı çokça seven biri olarak bu kitaba da bayıldım. Yazarın kalemini sevdiğimden dolayı hemen hemen her kitabını okumaya çalışırım.
Romanın ana kahramanı Muhsine isimli köşkte hizmetçilik yapmak üzere işe giren bir kadın ve onun başından geçen olaylar silsilesi oluşturuyor. Köşk içerisinde pek tuhaf durumlar vuku buluyor ve kahramanımız hem meraklı hem de öyle kolay kolay pes edecek biri değil. Yer yer mahalli söyleşiler, inançlar ve tekerlemelerin de yer aldığı bir kurgu. Akıllıca yazılmış ve o döneme göre baz alırsak ben çok sevdim. Bir günde okunabilecek keyifli bir eser. İkinci kitap olan Cadı da yakın zamanda okumak istiyorum .
Fazlı Necip 'in edebiyatımızda tanınma meselesi, Beşir Fuad ile mektuplaşmalarıyla olmuştur. Herkes tarafından pek bilinmediği halde 'Ara nesil edebiyatı' konusunda oldukça başarılı bir yazar. Çok yönlü ve donanımlı.
2.Meşrutiyet dönemini bizzat görmüş, geçirmiş olaylara hakim olarak yaşayan pek çok ilgi alanı ve becerisine sahip olan Selanikli Fazlı Necip'in 'Ah, Anne' isimli kitabı genel mana da anne baskısı, batı ile doğu çatışması, genç ve farklı emelleri bulunan bir oğul ile; eski köklerinden kopmak istemeyen fakat bir yandan da oğluna takıntı derecesinde sevgi besleyen bir annenin çatışmalarını konu alıyor.
Ana karakterimiz olan Nedim annesine oldukça sadık, saygılı ve tüm kalbiyle onu seven bir kişi. Çocukluk döneminden itibaren, eski kültürle haşir neşir olmuş ve annesinin verdiği terbiye ile büyümüştür. Annesi ise kendi eşini genç yaşta kaybetmenin verdiği üzüntü ile tüm sevgisini, ilgi alakasını 'fazlasıyla' ki bana göre bazı yerlerde oldukça bencilce, oğluna adamış bilgili ve zeki bir kadın.
Kitap ilerleyen sayfalarda hem tarihten hem de dönemin durumundan sık sık bahsediyor ve o dönemki baskılar, savaş, halkın düşünce yapısına değiniyor.
Nedim belli bir yaştan sonra karşı komşuları olarak hayatlarına dahil olan Atiye Hanım ve çocuklarıyla ( Süreyya ve Rezzan) tanıştıktan sonra hayatı tamamen değişiyor ve fikir yapısı 'kendince' oluşmaya başlıyor. Atiye Hanım ve ailesi batılı biçimde yetişmiş, ingiliz diline ve kültürüne sevgi besleyen hemen hemen Nedim'in annesi olan Nazime Hanım ve onun hayat felsefelerine tamamen zıt bir biçimdeydi.
Kitap birkaç karakter arasında sık sık gidip geliyor ve bu 2 aile içeriisnde yaşanan kutuplaşmaları, çocuklar arasında filizlenen aşkı, aynı zamanda bir annenin çocuk büyütme öğretilerinin, iyilik
Sevgili Begüm Çakır'ın önerisiyle okuduğum Abelard ve Heloise: Mektuplar okurken beni çok duygulandırdı.
Abélard ile Héloise’in öyküsü, Ortaçağ’dan bugüne ulaşan, yeryüzündeki en dokunaklı aşk öykülerinin başında geliyor. Abélard, Héloise’in dayısı Fulbert tarafından ders vermekle görevlendirilir. (Burada minik bir parantez açmak gerekirse tam olarak öz dayısı olup olmadığı meçhul. Her bakımdan üvey veya öz yeğeninde gözü olduğunu düşünüyorum.)
İkilinin günden güne yakınlaşmasının ise aralarında aşkın filizlenmesine yol açmış. Bu aşktan ve dünyaya gelen çocuktan memnuniyetsizlik duyanların başında gelen Fulbert’in, Héloise’yi Abélard’dan kaçırmak için başarısız bir deneme yapması üzerine, ikili gizlice evlenir.
Hiddetlenen Fulbert, ikisini saklandığı yerde bulur ve Abélard’ı hadım ettirir,bu bir erkek için sanırım en vurucu darbe olur fakat aşıkları yıldırmaz. 'Ben seni aklınla, fikrinle, duygularınla seviyorum. En son olarak da bir erkek gibi seviyorum.' diyen Heloise büyük bir sadakat örneğinin temsilci.
Bu derin darbe, her ikisinin de manastıra kapanmalarına sebep olur. İki sevgili yıllar sonra 1129’da tekrar karşılaşırlar. Abélard kendi kurduğu ve “Sığınak” adını verdiği manastırı, Héloise ve arkadaşlarına tahsis eder ve toprağını da onlara bağışlar. Mektuplar da 'eğer benim yanıma gelmeyeceksen buraya evine gel' diye isteklerde bulunan Heloise, asla sevgisinden vazgeçmez.
Abélard “Bir Mutsuzluk Öyküsü” adlı bir mektup yazar. Mektup, Héloise’ in eline geçince tekrar yazışmaya başlarlar. Abélard ders vermek için Paris’e döner. Heloise ise Sığınak Manastırının baş rahibeliğine atanır.
Bir Rahip ve Rahibe'nin bu şekilde mektuplşatığını görmek tuhaf ve farklı bir deneyim.
Aşıklar, ölümlerinin ardından Fransa’da Paris’in ünlü Pere Lachaise Mezarlığında yan yana
Salahaddin Enis benim ilk kez okuyup oldukça beğendiğim bir yazar oldu. Selahattin Enis’in başyapıtı Zaniyeler, I. Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’da bir zaniyenin (hayat kadınının) hikâyesini konu edinir. Romanda yoksulların daha da yoksullaştığı, zenginlerin ise savaşı fırsata çevirip çok daha zenginleştiği o yılları bizi İstanbul sokaklarında, sosyete salonlarında dolaşmaya çıkararak anlatır.
Konu itibarıyla kadının küçük gösterileceği ve okurken oldukça sinirlenip yarım bırakacağımı vs. Düşünmüş olsam da asla öyle olmadı. Hatta ilk düşüncelerimin tam tersi olarak kitabı aşırı beğendim. “Üstün ahlak” savunucularının, zaniyelerin katıldığı uyuşturucu partilerinde, kumarhanelerde geçen yaşamlarını sert bir dille kaleme alır. Toplumu yöneten 'üst' kesimlerin savaş döneminde, halktan bağımsız olarak insan içerisinde takındıkları maskenin düşüşü ve aslında ne tarz rezilliklerin arasında durduğu oldukça açık bir dille ve cesaret ile yazılmış.
Kitabı Fitnat'ın günlükleri şeklinde okuyoruz. Açık bir dille kendi ruh halini ve yüreğinden geçenleri fedakârca anlatan, 'sosyete' kesiminin iç yüzüne ayna tutan Fitnat tıpkı ileride arkadaş olacağı İclal gibi zaniye toplumunun belki de en temiz insanlarından.
Özet geçmek gerekirse Fitnat ailesinin isteği ve baskısı nedeniyle İstanbul'dan Konya'ya gelin olarak gider. Kocası Hasan Fırat Efendi saf bir adamdır, karısını çok sever, bir dediğini iki etmez. Fakat Fitnat kendi fikirleri ve iradesi olmayan bu adamı hiçbir zaman tam anlamıyla beğenmez. Konya halkı genel anlamda Fitnat'ı her bakımdan konuşmaya başlar. Kimileri ona deli divane olurken kimileri de arkasından sayıp söver. Fakat ne olursa olsun Konya bağlarında adeta bir kraliçe gibi lanse edilir. Hatta iş öyle yerlere varır ki, halkın tepkisini ve ilgisini arttırmada Fitnat