Bazen yalnızken, bazen birlikte susmak hallerin en güzeli olabilir. “Neden sustuk?” diye endişe duymadan ve sorgulamadan birlikte susabildiğimiz dostlara sahip olmak, insan için ne büyük nimettir! O susma anlarında duyduğumuz sesler, varlığın nefes alışverişidir. Bu durmak değil, duraklamaktır. Bir sonraki notayı doğru basmak için bir es vermektir. Bir sonraki cümleyi kurabilmek için nefes almaktır. Düşünmek, doğru ritimle nefes alıp vermeyi öğrenmek demektir. Anlamlı cümleler kurabilmek için nerede konuşup nerede duracağımızı bilmek demektir.
Temel atıf noktamız varlıkla olan ilişkimiz olacak. Zira barbar, modern yahut medeni, hangi kimliğe bürünürse bürünsün bir çağın tercihlerini, kabullerini, vaatlerini, hedeflerini ve umutlarını belirleyen, varlıkla kurduğu ilişkidir. Bu ilişkiyi iki temel üzerinden anlamaya çalışabiliriz: Varlığa sahip çıkmakla ona sahip olmaya çalışmak. Bir şeye sahip çıkmak, onu mülk edinmeye çalışmadan koruyup kollamak ve hakkını vermektir. Sahip olmaya çalışmak ise güç isteminin bir tezahürü olarak bir şeyi kendine “mal” etmek ve böylece onu bir nesneye dönüştürmek anlamına gelir. Vatana sahip çıkmak, gerektiğinde onun için ölmektir. Vatana sahip olmaya çalışmak demek, vatanı kendi malı gibi görüp başkalarının hakkını yemek demektir. Bir dosta sahip çıkmak onun güveni, dostluğu ve mutluluğu için her şeyi yapmak demektir. Ona sahip
olmak istemek, onu köleleştirmeye çalışmaktır. Varlıkla olan ilişkimize bu zaviyeden baktığımızda çağımızın ruhunun, varlığa sahip çıkmak değil, ona sahip olmaya çalışma ve mülk edinme düşüncesine dayandığını görüyoruz. Varlık, parçası olduğumuz ve bizi kuşatan bir gerçeklik olmaktan çıkmış, bizim için kullanılmaya ve tüketilmeye hazır bir nesne haline gelmiştir.