Yemekten sonra odasına gittim.Başımı dizlerine yasladım.Kafamda bir yeri işaret edip,
“Burada bit var.” diye tutturdum.”Çok kaşınıyor. Tam şurası. Bak bit yürüyor,öldür onu.”
Annem çocukluğumdaki gibi iki elinin işaret parmaklarıyla aranmaya başladı.
“Yok oğlum. Burada bir şey yok.”
“O zaman bir de şuraya bak.”
Annem,
“Temiz burası,” diyordu.
Ben başka bir yeri işaret ediyordum.
“Yok,” diyordu.
Ben, başka bir yeri…Elleri kafamda gezinir, parmakları saçlarımın arasında dolandıkça ellerini hiç çekmemesini istiyordum.
“Şurası, şurası,şurası…” diye uzattığımı görünce,
“ Yok oğlum vallahi yok olsa kırmaz mıyım!” deyip parmaklarının ucu ile şöyle bir vurdu-itti-sevdi;hepsi bir arada.
Üç gün evden çıkamadım. Üç günde her fırsatta, günde dört-beş kez annemin önüne çömeldim, dizlerine yaslandım,birlikte kafamda bit aradık. Ne bit bulduk, ne sirke.
‘ Peki, o zaman ben neden durduk yere yeniden doğmuş gibi davranmıştım ki? O ruh halinin sebebi neydi? Benim için birden güneş doğmuş , gökyüzünü maviye çevirmişti de o yüzden. Neden öyle olmuştu? Neden bazen gerçek olmasa da tatlı kokular bahçeye dolmuş gibi oluyor? Benim aptalca hayal gücümün ürünü olsa gerek hepsi. Bazen insan duygusallığa sürüklenip hayatının neye benzediğini unutuyor, heyecanından gereksiz heveslere kapılıp kendini kandırıyor işte.’
Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insan karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı. Yalnız orada kürk mantolu bir kadın portresinin önünde mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. Resimleri seyredip geçenler vücutlarıyla beni sağa sola itiyorlar fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum. Günlük bu soluk yüz bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan beş yaşından beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum…