BARNABY RUDGE 1 / 2
.
Charles Dickens'ın ilk tarihi romanı ve ilk defa Türkçe'de!
1775 yılı küçük bir İngiliz kasabası ve Maypole adında umumi bir eğlence yerinde başlıyor hikaye. Yıllar öncesinde işlenen Reuben Haredale'ın cinayetinin perde arkası hala muallaktır ve bu gizem roman boyunca sürer.
Doğumu bu cinayete bağlı olan Barnaby ise, annesinin korumasındadır. Garip ise tam bir gotik hava yaratıp gözümün önünde canlanan, Barnaby'nın konuşkan kargasıdır.
1780’de, Lord George Gordon önderliğinde din uğruna başlayan Protestanların, Katoliklere nefreti insanları sokaklara dökerken, isyana dönüşür. Londra zamanla tam bir cehennem yeri olur. Dickens, bu tarihsel olayı yalnızca arka plan olarak değil, romanın karakterlerinin kaderini şekillendiren bir unsur olarak işler .
Ve Barnaby, masumiyetini kullananlarca tüm saflığıyla kargaşanın içinde bulur kendini. Yakalanarak tutuklanır ve işte bu anda, suçsuz olanların ceza çekmesini dile getiren anlatımıyla adalet sisteminin körlüğünü yüzümüze vurur adeta #dickens . Bu kaos ortamında bir gerçek vardır ki, yılların gizemi de açığa çıkmıştır!
En sonunda bastırılan isyan, idam kararları ile umutları tüketir. Peki ya Barnaby?
“Delilik” kavramının sorgulandığı, dönemin toplumsal cinsiyet beklentilerinin yansıtıldığı, “baba-oğul çatışması”na yer verilen kitapta #gordonayaklanmaları ile halkın kolayca kışkırtılabileceğini göstererek #toplumsalayaklanmaların ufacık bir kıvılcım ile nasıl da büyüyebileceğini gözler önüne seriyor.
Tarihsel olayların bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan ve bir döneme tanıklık eden, muazzam betimlemeleriyle, enfes ve son derece etkileyici bir okuma .
Unutmayalım:
" Gerçek medeniyet, akılla değil; merhametle başlar. "
#kesinlikletavsiyemdir , keyifle okuyun.
.
YouTube kitap kanalımdaki videodan Tolstoy'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: ytbe.one/bsTzvrg-Pi4
İçimizde kalan, söylemek istediğimiz ama bir türlü söyleyemediğimiz şeyleri bu incelemeyle ve Tolstoy ile birlikte itiraf edip rahatlamaya ne dersiniz?
İtiraf ediyorum... Annem ve babam daha küçücük çocukken "Kur'an kursuna gitsin, boşuna geçmesin günleri" dedi. Ben ise gitmedim, oyunlar oynadım, yaşamın tadını çıkardım, mahalle arkadaşlarımla taso oynadım, futbolcu kartlarını ezberledim. Belki de böylesi daha iyi olmuştu. İnsanın esas içinden gelmeliydi böyle şeyler. Peki şimdi durum nasıl? Şu an onlardan hiçbiri inandıkları kutsal kitap olan Kur'an'ı okumayı bilmiyorken hatta bunun için çabalamıyorken ailede bir tek ben okuyabiliyorum.
İtiraf ediyorum... İlkokulda çok çalışkandım. Çalışkanlık dozunu biraz fazla kaçırmış olacaktım ki her zaman inek diye dalga geçildim, dışlandım, ne arkadaşlık ortamlarına ne de beden dersindeki maçların kadrolarına alındım. Sadece kalıtımsal bir sorun olmasına rağmen miyop olmamdan dolayı gözlük taktığım için sürekli dörtgöz diye dışa itilen oldum. Üstüne üstlük bir de altıma yapmıştım, sınıftan apar topar çıkarıldım.
İtiraf ediyorum... Ben de Tolstoy gibi okullara gittim, aşklar ve hayal kırıklıkları yaşadım, yeri geldi insanları kandırdım yeri geldi kendi emellerimi her şeyin üstünde tuttum. Mükemmel olan insana ulaşmaya çalıştıkça içimde saf olarak kalan şeyleri kaybettiğimi fark ettim. Personalarımı üstümden attım. Sevmediğim yazarları kimseden korkmadan eleştirdim, birileri tepki verir diye umursamadım.
İtiraf ediyorum... Mesleğime başkaldırdım. Asgari ücretten bile düşük olan ücretleri ve kölelik sistemini reddettim. Cebinden para taştığı halde hala o pantolona yeni
Hindistan, Britanya ve Amerika arasında yolculuğa çıkaran, dönemin toplumsal ve siyasal yapısını kelime oyunları eşliğinde etkili bir şekilde sunan, şahsıma baş karakterlerden ziyade anlatıcı ümit tüccarı Rai ve Ormus karakterinin kardeşleri ile ilgili kısımları daha ilgi çekici gelen ve kardeşlerle alakalı başka bir kitap daha yazılabileceğini düşündüren, müzikle dünya arasındaki bağlantıyı gerçeküstü ancak güzel bir şekilde veren, yazar hakkında önyargılara kapılmadan şans verilmesi gerek kitaplardan. Tavsiyedir.