zengin/fakir ayrımını gözler önüne seren iyi bir devrim hikayesidir. ihtilale başka bir yerden bakmasıyla ayrılır dickens diğerlerinden.
bir şarap fıçısı devrilmesi betimlemesi vardır ki hayran bırakır. at arabası kazasıyla başlayan olaylar silsilesi muhteşem bir burjuva eleştirisiyken, bununla kalmaz; gücü eline alan intikamın nasıl aynı raddede çirkin olabileceğini gösterir. bu da kitabı sadece bir ihtilal kitabı olmaktan çıkarır, karakterlere yüklediği hikayelerle, bir psikolojik roman haline getirir.
Fakirsin, para kazanmak için yazı yazman gerekiyor, mesleğin yazarlık. Masa, sıcak bir oda, yemek, su, yatacak bir yatak olacak ki orta çağdan bir hikaye yazabilesin. Ama bunlara da para lazım işte. Karnı tok, sırtı pek insan yazar, okur, bilim yapar. Ama sen açsın. Aç.
"oysa zaman yaşamın kendisiydi. ve yaşamın yeri yürekti" der momo. düşünüyor insan, hissederek yaşadığım, yüreğimle hissettiğim kaç dakikaya sahibim? "kör biri için gökkuşağının renkleri ve sağır biri için kuş sesleri nasıl boşunaysa, yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur." diye de ekler. yine düşünür insan, düzgün atmayı bildiği halde kör müdür, sağır mıdır yüreğim yoksa?
sürekli çalışıp sürekli didinip sürekli tüketiyoruz. ama bir bakıyoruz ki tükenen şey bizden başkası değil. her şeyi yüzeysel ve hızlı hızlı yaşıyoruz ve sonra da diyoruz ki "ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya". doya doya yıldızlara bakmaya, bir çiçeği alıp koklamaya dahi vakit bulamıyoruz. insanın derinlikleri olduğunu unutuyoruz. o derinlikleri görmemek için kaçtığımızın farkına bile varamıyoruz belki de.
kazandığımızı sanarken çok büyük kaybettiğimizin farkına varamadığımız gibi.
"daha çok para kazanıp daha çok harcıyorlardı. fakat yüzleri asıktı, yorgun ve keyifsizdiler, gözleri dostça bakmıyordu." ne kadar da tanıdık değil mi?
zamanı geri alamadığımızı unutmamak ve doyaaa doya yüreğimizle yaşamak lazım her daim. bütün bunları unutmamak için arada bir bu kitabı okumak bir de.