Dostoyevski’nin başyapıtı olduğu söylenen eser; derin felsefi, ahlaki ve psikolojik temaları içeren, pek çok düşünürü derinden etkilemiş; felsefe, psikoloji ve edebiyatın iç içe geçtiği bir zirvedir. Fyodor Dostoyevski bu kitapta Fyodor Pavloviç’in ahlaki çöküşü, Dmitri’nin tutkuları, İvan’ın entelektüel sorgulamaları ve Alyoşa’nın manevi arayışı ile insan doğasının farklı yönlerini temsil eden ana karakterleri ile Tanrı, özgür irade, ahlak, inançsızlık, günah gibi derin meseleleri işler.
Kitaba başlamadan önce hacminden ötürü okuyup okumamakta bayağı düşündüm; doğru zaman mı diye karar veremedim, sonra eninde sonunda okunacak dedim ve başladım... Aktif bir çalışma hayatının içinde olduğumdan önce günde 50 sayfa okuyordum, sonra günlük okuma miktarımı yüzün üzerine çıkardım. Okuma disiplini oluşturmak açısından yaptığım bu plan bir yana akıcılık yönünden değerlendirirsek ilk başlarda bir ara biraz bocaladım; akmayacak diye düşündüm ama devamında öyle olmadı. Bir de itiraf etmeliyim sonlarda savcı ve avukatın konuşma kısmı -ki konuşmadan çok uzun bir belagatti- yordu beni biraz. Ama eminim Dostoyevski severler için o kısımlar dahi harikuladedir.
Uzun soluklu bu roman üstüne daha doğrusu Dostoyevski üzerine bir şeyler yazmaya açıkçası çekiniyorum. Ancak diğer taraftan kitabı bitirdiğimdeki ilk izlenimimi ileride kendime not olarak birkaç cümle ile buraya yazmak istedim sonra merak edip hatırlamak isteyeceğimi bildiğim için ama Dostoyevski üzerine bir inceleme yazma cesaretim hâlâ yok! Oysa bundan önce “Kumarbaz” ı okuduğumda bu düşüncelere sahip değildim. En azından bu derece korkak değildim yazmak için -yine de yazmadım-. Demek istediğim her yönüyle bu eserin büyüklüğü karşısında ne yazacağımı bilemediğim ne söylersem tam olmayacağını bildiğim için isteksiz yazıyorum.
Bir de
Kurtuluş; ister unutarak ister din, felsefe veya psikolojik tedaviyle aransın hepsinde aynı ilke geçerlidir: "Psikolojik şifa, insanın kendiyle yüzleşmesi için kendi doğasını, ilksel korkularını ve arzularını keşfetmesi için vardır."
"Kabil'de kız doğmakla Oslo'da kız doğmak aynı anlamı taşımıyor, kadınlık aynı biçimde yaşanmıyor, ne de kimliğin başka hiçbir öğesi."
Ölümcül Kimlikler
Her insan, hayata kendine sorulmamış bir sorunun cevabı olarak başlar. Gözlerini açtığında bulduğu kimlikler, sanki hep varmış gibi önünde hazır durur. Milliyet, din, dil, mezhep, cinsiyet… Oysa hiçbirini seçmemiştir. Zamanla bu kimlikleri sorgulamayı öğrenen az sayıda insan olur. Ben de bu sorgulamanın içinde büyürken, yıllar önce Amin Maalouf’un "Ölümcül Kimlikler" kitabıyla karşılaştım. Ve o kitap, zihnimdeki birçok düğümü çözmek için bir anahtar olmuştu.
İnsan, doğduğu coğrafyayı, ana dilini, ten rengini, ailesini, inancını ya da mensubu olduğu milleti seçemez. Bu yönüyle varlık, iradenin değil, kaderin bir sonucudur. Tıpkı bir ağacın nereye dikileceğini bilmeden yeşermesi gibi... Bir çam ağacının, sadece kavak olduğuı için onu küçümsediğini düşünün. Ne kadar anlamsız ve doğaya aykırı! İşte bu yüzden, insanın doğuştan seçemediği özelliklerle övünmesi ya da onlar nedeniyle yerinmesi bana hep temelsiz ve adaletsiz görünmüştür.
Albert Einstein bu konuda şöyle diyor: "Milliyetçilik, çocukluk hastalıklarının en kötüsüdür. İnsanlığın kızamığıdır." Kendi emeğimizle inşa etmediğimiz bir kimliğe övgüler dizmek, çoğu zaman empati yoksunluğunun ve entelektüel tembelliğin göstergesi hâline geliyor.
Milliyet, soyadı, mezhep hatta tuttuğumuz takım bile bireyin bilinçli iradesiyle değil, büyük ölçüde içine doğduğu çevrenin alışkanlıkları ve yönlendirmeleriyle şekillenmiştir. Kendi emeğimizle inşa etmediğimiz bir şeyle gururlanmak, ya da aynı şekilde kendi seçmediğimiz bir şeyden dolayı bir başkasını dışlamak, aklın ve vicdanın terazisinde tartıldığında ne kadar anlamlı
Ölümcül KimliklerAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 20199,8bin okunma