Avrupa, geçen asrın başlarına kadar, hürmete şayan bir takım cemaatlerin kucağında yaşıyordu: Köy cemaatleri, aile toplulukları gibi. Bu cemaatler bir bir kayboldu. Köyler boşaldı, Şehir işçisini koruyan localar ortadan kalktı. Aile topluluğu çöktü, ev diye bir şey kalmadı. Kadınlar pazarda iş aramağa başladılar. Feminizm eskiden hayatını evinde kazanan kadınlara pazarlarda iş bulma davasıdır. Sonuç… Bir zamanlar yerleşik olan sınıflar, şurda burda dolaşan yığınlar haline geldi. Rüzgârla savrulan kum öbekleri gibi, aralarında hiçbir kaynaşma yok. Bu kum tepecikleri, büyük şehirler ve sanayi bölgeleridir. O zamana kadar evde, tarlada, küçük atölyelerde hayatını kazanan milyonlar, dev işletmelerin sinesinde eridi. Proletarya veya işçi sınıfı denilen yığınlar böyle doğdu.
İbtidası beşik, sonu mezar olan hayat yolunda"beşer kafilesi" meçhul ufuklara doğru uzanan arızalı yolun, bazen iki tarafı muhteşem ağaçlıklı ve dilruba bahçeli yollarından ve bazen de sarp, yalçın kayalıkların i‛vicâclı "patika"larından geçer. İstiklalin zirvelerine zaferle yükselir, kemâlin şahikalarına şerefle tırmanır, acı mağlubiyet ve kahkavî hezimet iner, kudurmuş fırtınaları ve müthiş kar tipilerini yarar, geçit vermez zannedilen dağları aşar, balkanları geçer, uçurumlardan atlar, zaman olur zulmetlerin zifiri karanlıkları içinde yolunu kaybeder...
Bütün dünya milletleri bu müntehasız yolun üstünde ikbâl ve idbâr yüzünden kâh alçalıp yükselir ve kâh ölüm korkuluklu tehlikelerden geçerler ve bazı kere talihleri kararır ve müthiş kayalıkların korkunç mağaralarının simsiyah ağzında nâbedîd olur.
Acısıyla beraber hissedilen bu anlaşılmaz feyzin nimetlerinden birisi tabiatin maverasından gelip dimağlara "ulûhiyet" fikrini sunan ilâhî bir kudret vardır. Bu kudret, beşer kervanını emel ve ümit diyarına bağlayan gümüş ve aydın bir yola çıkarıyor. Bu dolambaçlı hayat yolunda muhakkak olduğu zannedilen o millet ölmeyen maneviyatıyla dirilerek ayaklanır. Dinî ve millî hudutlar dahilinde bocalayarak istikametini tayin eder ve bu kart dünyanın ihtiyar ve vâsi‛ çöllerinde hârelenen serapları kalp süzgecinden geçirerek ızdırap ve âlâmını def eyler, istikbale metn ve müsterih ümitle bakmak için azimkâr ruhuna teselli verir.
Ezelden gelip ebediyete akan sihirli tılsımlı menbaların lâ-yezâl sularına batan kalpler kat edilen mesafelerin en kurak merhalelerinde susuzluktan yanmaz, üstüne basılan ateş gibi yakıcı füsunkâr topraklar bahar çimenleri gibi yumuşak ve serin gelir, cehennemî hararetiyle beyinleri yakıp kaynatan güneş, misk-i anber rayihalı gölgesinde mesrûr bir ilkbahar
Hazret-i Hasan Efendimizle alâkalı son kısımda bir malumat var onu yazmasaymış iyiymiş. Onun muhterem zâtı hakkında insanları yanlış düşüncelere sevk edebilir.