zamanında taraf gazetesinde ahmet altan ve türevlerinin yazdıklarına destek vererek balyoz-ergenekon davalarını destekleyen/savunan,
-en iyi ihtimalle- ayakkabı numarası ile eşit iq'su ile Mustafa Kemal Atatürk'e, onun devrimlerine, dönemine laf sokmaya çalışan,
türk bayrağı, cumhuriyet gibi ülkenin kurucu değerlerine o sivri(!) zekasıyla göndermelerde bulunan,
hümanizm, eşitlik başlıkları altında bölücülük yapıp t.c. sınırları içerisindeki farklı etnik unsurları savunup da emperyalizmin tokadının ağa babasını yiyen türkleri ve bu tokadın şiddetini yok etmeye çalışan Mustafa Kemal'i ve onun verdiği mücadelesini bile isteye yok sayan,
türkiyenin temel sorunlarını kemalizm ve milliyetçilik olarak gören,
robert kolejde eğitim görüp devamında londrada eğitimini devam ettirdikten sonra türkiyeye geri dönüp istanbulun beşiktaş ilçesinde ikamet etmeye devam eden,
türkiyeye döndükten sonra zamanının çoğunu (istanbul) beşiktaş, (çanakkale) lapseki, bozcaada gibi -kendi düşüncesinin deyimiyle- komprador, burjuva uşaklarının hakim olduğu yerlerde geçirip rakı içen,
bu yerlerdeki t.c. vatandaşlarına o kendi kıt aklıyla laf sokan bu roni marguiles adlı çok hücrelinin kitabını tam adres adlı sitenin 3 kitap 175 tl kampanyasından alıp okudum; tamadres.com/alfa-yayin-grub... , tamadres.com/sen-kalk-da-ben... , i.hizliresim.com/ppe1rgo.jpeg ..
kitabın kötü olacağını tahmin ediyordum kötülüğünün derecesini uygun fiyatla kitabı temin ederek test etmek istedim..
sonuç, kitap: leş gibi..
bu kitaba(?) verdiğim paraya da acımıyorum bu arada..
neden?
bu kitabı üç kitap 175 liraya aldım..
yani; 175/3 = 58 tl..
bi' tane tırı vırı çıra 30 tl:
1914 yılında I. dünya savaşına dahil olan osmanlı devleti dört yıl sonra, 30 ekim 1918de, mondros ateşkes antlaşması ile farklı cephelerde aynı anda verdiği savaşı sonlandırır..
bu antlaşmadan iki hafta sonra, 13kasım 1918de, işgal kuvvetleri donanmaları istanbulun önemli stratejik ve askeri yerlerini kontrol altına almak üzere istanbula gelirler..
osmanlı devletinin I. dünya savaşına dahil olmasından beri kargaşanın, kaosun eksik olmadığı istanbulda artık kargaşa, kaos en üst seviyededir..
istanbulda hayat pahalılığı had safhaya ulaşmış, şehirde yaşayan bazı ermeniler, rumlar, yerli işbirlikçiler istanbul halkına her anlamda zulüm çektirmek için birbiriyle yarışır hale gelmiş, şehirde ikamet eden kadınların canı, namusu daha bir tehlikeye girmiş, işgal kuvvetlerinin şehirdeki varlığı asayişi sağlamak bir kenarda dursun işgal kuvvetlerinin şehir halkına yaptıkları asayişsizliği körüklemiştir..
işte genel olarak bu şartlar altında olan işgal istanbulunda bir polis vardır..
bu polis mehmet cemil efendiden başkası değildir..
kendisi, mehmet cemil efendi, biraz da babasının hatırı gözetilerek kayırılmış, bu şekilde polis olmuştur..
şöyle ki;
makedonyanın manastır bölgesi türklerinden olan ve muhtemelen 19. yüzyılın sonlarında istanbula gelen lütfiye hanım, tahir efendinin çocuğu olarak dünyaya gelen mehmet cemil, ortaokulu bitirdikten sonra imalatı harbiye usta mektebine yazılır, iki yıl üst üste son sınıfta kalınca okuldan kaydı silinir..
yukarıda da kısaca anlattığım gibi o dönemin istanbulunda ekonomik olarak ayakta kalmak için geçer akçe devlet memuru olmaktır..
zira sırtını işgalcilere yaslayan mutlu azınlığın olduğu şehirde alnının akıyla ticaret yapmak ve para kazanmak çok çok zordur.. kaldı ki o dönemin istanbulunda yaşayanı bunu göze alsa bile ticarete
Mustafa Kemal'in en sevdiği yemeklerden birini kendisi hakkında okumalar yapan muhtemelen çoğu kişi bilir..
bu yemek, etsiz kuru fasulye; kendisinin ifadesiyle, yağlı fasulyedir..
peki bu yemek nasıl yapılır?
şöyle;
kuru fasulye, sıvı yağ, kuru soğan, salça, su, tuz gerekli miktarda temin edilir..
tencerenin içerisine önce eldeki sıvı yağ dökülür..
üzerine önceden doğranmış soğan eklenir..
soğanlar yağ içerisinde pembeleşinceye kadar kavrulur..
yağda kavrulan soğanın üzerine salça eklenir..
kısa süreliğine salça ve soğan bir arada karıştırılarak kavrulur..
devamında kavrulmuş salça ve soğanın üzerine kuru fasulye eklenir..
tencerenin içerisinde yer alan fasulyenin üzerine de miktarınca su ilave edilir..
bir süre sonra suda yumuşayan tencere içerisindeki kuru fasulyenin üzerine de gerekli oranda tuz ilave edilir..
ortalama yarım saat ocak üzerinde pişirilir..
evet, etsiz kuru fasulye ya da yağlı fasulye servise hazır..
ek: pişirilecek olan kuru fasulye pişirilmeden bir gün önce suya yatırılır, suda bekletilir..
yukarıdaki kuru fasulye yemeği tarifinin sıralaması yemeği yapan kişi tarafından değiştirilirse, ek olarak; fasulyeler bir gün önceden suda bekletilmezse, kuru fasulye ya yenilecek halden çıkar ya da tatsız tuzsuz, ne idüğü belli olmayan yavan bir yemeğe döner..
elbette bu tarifte malzemeler arası miktarın birbiri ile uyumu da önemlidir.. malzemeler arasındaki uyum oranı bozulunca da kuru fasulye yemeği, kuru fasulye yemeği olmaktan çıkar..
örneğin; bir gece suda bekletilmemiş kuru fasulyeleri, suyu malzemeye kıyasla bol yaparsanız, üzerine de tencereye önce fasulyeleri, sonra suyu, sonra soğanı, sonra yağı, en sonda da salçayı koyarak yaparsanız süreç sonunda tencere içerisinde göreceğiniz görünüşü bakımından büyük bir hayal kırıklığına uğratır sizi, damak
yemen..
islam inancına göre hazreti ademin oğlu kabil, kardeşi habili günümüzde suriyede yer alan şam şehrinde bulunan kasiyun dağında öldürür..
bu olaydan sonra kasiyun dağı çevresi 'dem-u şakik' olarak anılır bölgede yaşayanlarca.. (dem: kan; lugatim.com/s/DEM , şakik: ana baba bir erkek kardeş; lugatim.com/s/%C5%9EAK%C4%B0K )
dem-u şakik: kardeş kanı.. kardeş kanının aktığı yer..
zamanla bu kelime bölgeye gelenlerce gerek söyleniş gerekse yazılış olarak farklılığa uğrar; demuşk, dımaşk, dimaşk, damascus..
kardeşini öldüren kabil, babası adem tarafından kendisine beddua edilerek buradan kovulur.. kabil, yemene gider, burada nesli çoğalır, kendi yaşamı da hazin/ibretlik şekilde son bulur..
buraya dek yazdıklarımı -varsa- dikkatli okuyanlar dem-u şakikin söyleniş ve yazılışı değişirken bölgenin günümüzdeki adı olan şamın geçmediğinin farkına varmışlardır..
peki şam adı nereden gelmiştir? şuradan; şam, arapça sol, kuzey anlamına gelir.. islamiyet sonrası bölgenin, dünyanın, evrenin merkezi sayılan mekkedeki kabe araplarca bölgedeki yerleri isimlendirme konusunda da bölge insanını etkilemiştir..
mekkedeki kabenin sol tarafında kalan dem-u şakik bölgesine araplar dimaşk eş-şam demişlerdir, soldaki kardeş kanı bölgesi.. zamanla bu isim araplar arasında eş-şam, şam şeklinde kısaltılarak kullanılmıştır, bölgedeki müslüman olmayanlar ise buraya hala damascus demeye devam etmişlerdir..
bölgedeki araplarca mekkedeki kabeyi merkeze alarak bölgedeki yerleri isimlendirme olayından etkilenen bir diğer bölge de günümüzde aden körfezinde yer alan yemen bölgesidir..
yemen de kabenin güneyinde, sağında kaldığı için arapça güney, sağ anlamlarına gelen yemen sözcüğü ile anılan bu bölge zamanla dillerde, yazıda ve haritada bu adla belirtilir, gösterilir, ifade edilir
türkçükarakterüzerinden, türkçükaraktergözüyleyazılmışbiristiklalharbiromanı..
çoğumuzun Eylül adlı kitabıyla kendisini tanıdığımız, kendisiyle tanıştığımız servet-i fünun döneminin önemli temsilcilerinden olan Mehmet Rauf kitaplarını okuyanların bileceği üzere genelde kitaplarında aşkın farklı türlerine, kadın-erkek arası ilişkilere, kadın-erkek arasındaki ilişkilerin yarattığı hayal kırıklıklarına yer vermiş, yaşadığı dönemin toplumunun sorunlu yanlarını kitaplarına taşımamıştır..
mehmet raufun eserlerine hakim olan yukarıda sayılanlara kendisinin son iki romanında pek rastlanmaz, rastlansa da roman bu yukarıda sayılanlar üzerine oturtularak oluşturulmaz..
bu iki roman; Define ve Halas adlı romanlardır..
1926 yılında vücudunun sağ tarafına felç inen mehmet rauf; sağ kolunu, sağ ayağını ve kısmi olarak dilini dilediğince hareket ettirmekten mahrum kalır.. doktorların kendisine evinde istirahat ederek dinlenmesini tavsiye ettikleri mehmet rauf halas adlı romanını -zaman zaman eşine dikte ettirerek- şubat 1927den nisan 1928e kadar 14 aylık dinlenme süresi içerisinde tamamlar..
mehmet raufu tedavi eden doktorlar kendisini değil sağ kolunu kullanarak yazı yazmak, düşünmekten bile kesinlikle men etmişlerdi. ancak mehmet rauf, doktorların kendisine yönelik bu önerilerini dikkate almamış ve halas adlı romanı kah kendisi yazmış kah eşine dikte ettirmiştir..
mehmet raufun doktorların kendisinin hastalığına yönelik önerilerini dinlememe nedeni halas adlı romanın girişinde söylediği/yazdığı bir cümlenin bir bölümünde kendisini belli eder; 'en hakiki ve en sade manasıyla bir mucize