Acının, üzüntünün, ıstırapın, gerçekliğin, soyutluğun, kısaca dünya denen bu cehennemin tüm inceliğine kadar yazıp altüst etmiş devasa yazarı yüce Dostoyevski…
Son büyük eseri olan Karamazov Kardeşler’den önce Budala’yı da bitirdim. Öncesinde Suç ve Ceza ile ilgili bir inceleme yazmıştım. Gerçi ne yazsak az gelirdi ya! Raskolnikov bir katil olmasına rağmen nasıl da hayran bırakmıştı kendine. Peki ya Budala’daki Prens Lev Nikolayeviç Mişkin onun gibi bir etki bıraktı mı derseniz fazla fazla bıraktı bende. Hiç şüphe yok ki Dostoyevski’nin önceden okuduğum biyografileri, hayatıyla ilgili bilgiler kitaplarını okurken çok işime yaramıştı. Ama özellikle bu kitapta hayatından geçenleri karaktere yüklediğini görmem beni o kadar duygulandırdı ki, sevginin, aşkın, nefretin, saflığın, bu denli saf ve gerçek haliyle öyle bir yansıtmış ki hiçbir zaman unutulmayacak bir başyapıt çıkmış ortaya.
Dostoyevski’ nin gerçekte sara hastası olduğunu çoğumuz biliriz. Kahramanımız Mişkin de sara hastasıydı. Evet Dostoyevski kitaplarında zaten hayatından geçenleri yazmakta meşhurdur. Ama bu kitapta Dostoyevski’yi çok fazla hissettim. Özellikle aşk hayatında yaptığı hataların, onun hayatını değiştiren sürgün yıllarının, idamdan son anda kurtulmasının ve daha bir sürü örneği kitapta usta işi bir şekilde yazılmış. Aynı zamanda yazarın çok etkilendiği Gogol, Puşkin gibi önemli yazarlardan alıntılar, bilgiler olsun, yine dönemin zihniyetine, yönetim biçimine yaptığı ustaca ince eleştiriler kitabı alıp zirveye çıkarmış. Baş kahramanımız Prens Mişkin dışında bulunan Nastasya, Aglaya, Rogojin, Lebedev ve daha birçok karakterin ruh halini, içinde bulundukları zihin karmaşıklığını hiçbir yazarın yapamayacağı ustalıkta en derinliklerine kadar inmiştir.
Hastalığından dolayı insanların arasında pek
Edmond iyi çocuktu ama fena bir kusuru vardı. İnsanlara fazla güveniyordu. Sırf seviyor diye onları tanıdığını zannediyordu. Eğer geriye dönüp söyleyebilsem söylerdim. Edmond derdim, her ihanet sevgiyle başlar.
Monte Cristo Kontu (2 Cilt Takım): okumayı sürekli ertelediğime pişman eden bir eser hatta tam bir başyapıt! Siz hiç intikam aldınız mı? Ya da intikam duygusunu gerçekten iliklerinize kadar hissetiniz mi? Ben hiç almadım ama kitabı okurken yapılanlar bana yapılmış gibi intikam duygusuyla doldum taştım. Sadece bir intikam hikâyesi olmayan, aynı zamanda aşk, merhamet, vefa borcu gibi birçok duyguyu hissettiren; âdeta yaşatan bu eseri herkesin okumasını isterdim. Kitabı okuduğum sırada; sinema, tiyatro ve diziye uyarlandığını öğrendim. Ezel dizisi ve Monte Cristo Kontu karakterleri şu şekilde;
Edmond = Ömer
Monte Cristo Kontu = Ezel
Rahip Faria = Ramiz Dayı
Mercedes = Eyşan
Fernand = Cengiz
Danglers = Ali
Baptistin = Tefo (Ah be Tefo'm...)
Romanı okumadım âdeta bir film gibi izledim ve iliklerime kadar hissetim. Ve nedense en sevdiğim roman karakteri olan Rodion Romanoviç Raskolnikov Suç ve Ceza ile Edmond Dantes'in yollarının kesişmesini isterdim. Zira ikiside hapishaneye mahkum edildi ancak Raskolnikov gerçek bir suçluydu, Edmond ise masumdu. Ne gariptir ki hikâyenin sonunda Raskolnikov aşk ile yeniden doğdu ancak Edmond'ı henüz hikâyenin başında aşkı öldürdü. Kötülüklere karşı, farklı yöntemlerle adaleti sağlamayı yeğlemiş iki güzel insanın bizlere sunacağı müthiş bir psikanaliz olacağına inanıyorum:) Ah Edmond... Vay senin hayallerin, vay senin vaatlerin, vay senin şu giden gençliğin... Ve seninle beraber yeniden yeşeren ümidin adı Monte Cristo Kontu, vesselam...
"Mesele ölmek değil yeğen.
İçine şeytan kaçmış bir kadının nefretinin sınırları var mıdır?
Arkadaşın için neleri göze almazsın?
Bir kadının bir saniyelik kaçamak bir bakışı koskoca iki devleti birbirine düşürebilir mi?
Bir adam, sırf sevdiği kadın için ülkesini ve milyonlarca masum insanı savaşa sürükleyebilir mi?
Peki ya bir çocuk, sevdiği kadın için ölümle dans eder mi?
Uzun bir aradan sonra inceleme yazma isteğimi tetikleyen bu kitapta neler yok ki?
Aşk, dostluk, ihanet, entrika, yalan, intihar, savaş, kötülük ve daha onlarca duyguyu 748 sayfalık bir hikayede öyle güzel harmanlamış ki Dumas.
Bir yazar düşünün. 1844'te yani yaklaşık 200 sene önce bir kitap yazıyor. Aslında o kitap yazdığını sanıyor ama yaptığı şeyin zihnindeki bir kurguyu yaşamak
olduğunu bilmiyor. Duyguları kitabına oldukça iyi yansıtan Dumas, dönemin karakteristik yapısını, konuşurken kullanılan hitapları ve üslupları, hikayenin akıcılığını
çok güzel işlemiş. Bu kitaba oturayım bir yarım saat okuyayım diye başlarsanız kendinizi üç saat sonra kitabın ortasında bulursunuz. Çünkü kitap oldukça sade ve
akıcı bir dille yazıldığı gibi, insanı meraktan çıldırtabilecek bir kurguya da sahip. O anda okumakta olduğunuz sayfadayken aklınız bir sonraki sayfaya kayıyor.
Çünkü kitapta durağan hiçbir yer yok, hep bir koşturmaca hep bir entrika hep bir kavga ve hep dostluk kırıntıları. Daha da ileri gidip şunu belirtebiliriz; Dumas,
erkeklerin kadınlar karşısındaki acizliğini, zayıflığını ve bir kadının yeri gelirse bir orduya denk geleceğini muhteşem bir şekilde anlatmış.
Bu kitabı bu kadar güzel kılan etmenlerden birisi de diyalogların oldukça resmi bir hava altında geçmesi. Nefret ettiğiniz ya da sizden nefret eden birisiyle konuşurken
bile oldukça saygılı bir hava içinde konuşulması, dostum diyeceğiniz insanla konuşurken dahi samimi
Üç SilahşorAlexandre Dumas · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202111,4bin okunma