📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bilimkurgunun altın çağında 3 büyük ustadan (diğer ikisi Arthur C. Clarke ve Robert A. Heinlein ) biri olarak anılan Isaac Asimov , 1920 Rusya doğumlu bir Amerikan vatandaşıdır. 1992’deki ölümüne dek hakkında yazmadığı bir kategori bırakmayan Asimov, bilimkurgu yazarı olmasının yanı sıra, iyi bir bilim insanıdır da. Bir Kimya profesörü olan Asimov, hayatını tam zamanlı olarak yazarlığa adamadan önce çeşitli üniversitelerde görev yapmıştır. Birçok popüler bilim kitabında da imzası bulunan Asimov’u dünyaya asıl tanıtan tür elbette ki bilimkurgudur. Hatta öyle ki, Amerika dışında dahi bu türü tanıtan ve yücelten bir yazar olarak kayıtlara geçmiştir. Hali hazırda ülkemizde en çok kitabı basılan, en çok bilinen ve en çok okunan bilimkurgu yazarı unvanı Asimov’a aittir.
Orijinal adı “I, Robot” olan ve Türkçesini “Ben, Robot” ismiyle bildiğimiz robot öykülerinden oluşan antoloji ilk kez Gnome Press tarafından 1950’de yayımlanmıştır. Kitap haline getirilmeden önce ise bazı öyküler 1940 ve 1950 yılları arasında Amerika’da yayın yapan bilimkurgu dergileri Super Science Stories ve Astounding Science Fiction‘da yayımlanmışlardır.
İçinde 9 adet bilimkurgu öyküsü barındıran kitapta Asimov kendi tasarladığı 3 Robot Yasası‘nın açıklarını bulup test ediyor. Oldukça sade ve anlaşılır bir dille kaleme alınan öyküler, bilimkurgu okumayı sevmeyen insanların dahi ilgisini çekebilecek potansiyele sahip tatmin edici kurgular içeriyor. Her öyküde 3 Robot Yasası’na değinilse de, aynı konuları kullanıp okurunu sıkmaktansa, her öyküde farklı bir şeyler tattırmayı başarıyor Asimov. Hikayelerin birbirleri ile bağlantısı olmamasına rağmen, aynı Asimov evreninde geçtikleri anlaşılıyor. İnsanlara, robotlara, insan ve robot arasındaki ilişkilere ve en çok da robot psikolojisine dair öyküler bunlar.
“Pozitronik robot
Öncelikle beni yoran bir kitap olduğunu söylemeliyim. Roman okur gibi içine gömülebileceğiniz bir kitap değil kesinlikle. Not defterim ve kalemimle makale okur havasında not alarak, altını çizerek, bilmediğim noktaları araştırıp öğrenerek ve salim bir kafayla okumaya çalıştığım bir kitap oldu. Bunda kitabın sıklıkla tıbbi terimler ve bilimsel verilerden yararlanarak hastalığı tıp diliyle anlatmasının büyük etkisi var. Ölümcül hastalıklara yakalanan hastaların vücutlarındaki sistemsel değişiklikleri tıp diliyle anlatıyor. Bir insan kansere yakalandığında vücudunda neler yaşanır? Skleroderma teşhisi konulan birisinde nasıl belirtiler çıkar? Alzheimer hastalığını neler tetikler? Bu hastalıkları anlatırken araya hastalarının hikayelerinden alıntılar eklemese bir tıp kitabı okuduğumu ya da bir tıp finaline çalıştığımı düşünebilirdim.
Ancak kitabı bir tıp kitabından ayıran çok önemli bir nokta var ki insanın dikkatini vermesini sağlayan da bu zaten. Kitapta sıklıkla duyduğumuz kelime stres. İçimizde bilinçsizce yarattığımız kaygılarımızın, düşüncelerimizin, içimize atarak büyüttüğümüz ve üstünü kapatıp bahsini açmak istemediğimiz travmalarımızın yarattığı stresin sağlığımız üzerindeki olumsuz etkilerini anlatırken hassas bir iç alemimiz olduğunu ancak bunun farkında olmadığımızı farkettim.Dengemizi neler bozuyor, neyi görmezden geliyoruz, bedenimizin hayır dediği ancak bizim bedenimize zorla kabul ettirmeye çalıştığımız ruhlarımızı körelten olumsuz etkiler neler? Bu sorulara cevap vermedikçe ve yüzleşmedikçe stresin muhtemel olumsuz etkilerinden nasibimizi alıyoruz maalesef.
Yazarımız da bir doktor ve kendilerine başvuran hastalarına sorduğu sorular genel olarak aynı. Eleştirdiği nokta da aynı. Hastalarının herkes tarafından bilinen ve sürekli tekrarlanan fiziksel ve