Shakespeare, “İnsan doğarken ağlar ve yeterince ağladığında ölür.” diyordu. Ondan ve Guarani’nin sihirbaz hekimlerinden ilham alarak söyleyelim;
İnsan büyürken cesetler yutmaya başlar, hayal kırıklığına uğrattığı insanlar, ağlattığı, yarı yolda bıraktığı, kalbini kırdığı, merhametsizlik ettiği, can yaktığı her seferinde göğüs kafesine bir ceset daha gömülür, biraz daha yorulur ve bir gün içine çektiği o ilk nefes dönüp durduğu yerde dönmekten usanır, tükenir ve yorulur. İnsan yeterince ceset yuttuğunda yorulur ve artık onun için yaşamanın anlamı kalmamıştır.
“Erkekler kadınların kendilerinden üstün bir rakip olduklarını bilirler ve o yüzden en zayıfını ve cahilini seçerler. Öyle düşünmeselerdi, kadınların kendileri kadar bilmelerinden asla korkmazlardı.”
Bıraksak hayatımızın çok büyük bir bölümünü kaplayacak küçük dertler vardır ki, bazıları bunlara da katlanamaz. Bir treni kaçırdıkları zaman çileden çıkarlar, yemekleri iyi pişmemişse tepeleri atar, şöminenin tütmesi durumunda umutsuzluğa kapılırlar, temizleyicideki giysileri zamanında gelmeyince esnaf takımının tümünden öç alacaklarına yemin ederler. Bu gibi insanların böyle önemsiz aksaklıklar için harcadıkları enerji uygun bir biçimde kullanılsaydı, imparatorluklar kurmaya ve tekrar parçalamaya yeterdi.