Bir yığın toprakla bir parça mermer,
Üstünde yazılı yaşınla, adın;
Başucunda matem renkli Serviler
Hüznüyle titreşir sanki hayatın. 
Seni gömdük anne yıllarca evvel
Gözyaşlarımızla bir ıssız yere
Kimsesiz bir akşam z
iyaya bedel
Matem dağıtırken hasta kalplere.
Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun
Hüznüyle erirken Dicle de sessiz,
Öksüzlük denilen acıyla vurgun
Bir başka ölüydük bu toprakta biz. 
Bir günümüz bile sensiz geçmezken
Şimdi mezarına hasretiz anne…
Belki de bunları başımıza saran ne rastlantıdır ne de mucizevi bir kuşun cıvıltısıdır; aksine çok eski yüzyıllardan gelen alışkanlıklar, çoktan ölüp gitmiş kadınlardan kalan kölelik ruhudur bu esnada içimize fısıldayan; hem de bizim olmayan bir dilde, ancak bir düşteyken, sırtımızdan bir ürperti geçtiğinde, sinirlerimiz titrediğinde anlayabildiğimiz bir dilde.
Sayfa 4 - İş bankası kültür yayınları·Kitabı okudu
Roman çıktığında birileri bana, “ Eğer daha mutlu olsaydın daha güzel bir hikaye yazardın,” dedi. Doğru olduğunu düşündüğüm için sesimi çıkarmadım. Evet, doğruydu, ama benim isteğim daha az mutsuz olmak değildi, mutsuzluğuma rağmen yazabilmekti; ona aldırmadan ama yazdığım şeyleri bulanık duruma getirmesine ve hasta etmesine izin vermeden yazabilmekti. Bunu başarmak için mutsuzluğun içimizde gözyaşı ve sıkıntılarla yüklü bir sorun değil mutlak sert ve ölümcül bir bilinç olması gerekir.