Geçmiş, artık sadece hatırlanan bir yer değil; insanın içinde taşıdığı bir sızı oluyor. Görülebiliyor ama dokunulamıyor. Yaklaşmak istedikçe geri çekiliyor, anlamaya çalıştıkça şekil değiştiriyor. Sevdiğinin sesi bazen çok yakın, bazen sisin içinde kaybolmuş gibi. Yüzü eksik değil aslında; sadece zaman bazı çizgileri bilinçli olarak saklamayı seçmiş gibi.
Ölüm Allah’ın emri; buna itiraz yok. Ama şu ayrılık… Kalbin razı olmakta en çok zorlandığı yer de burası. Ne tam hatırlamak mümkün artık ne de unutmak. Bellek güvenilir bir anlatıcı değil; anları değil, duyguları taşıyor. Parçalar sunuyor, aralarını sessizlikle dolduruyor.
Ama o sessizlik boş değil. Orada sevdiğinin yokluğundan çok, varlığının bıraktığı iz hissediliyor. Zaman anıları saklamış olabilir ama sevgiyi saklayamıyor. Çünkü bazı bağlar hatırlanarak değil, hissedilerek ve kabullenilerek yaşanıyor.
Şu ayrılık olmasaydı kalp bu kadar yorulmazdı belki. Ama ayrılık bile onun sevgisini silemiyor. İnsan sevdiği birini kaybettikten sonra şunu fark ediyor: Ona artık dokunamasa da, onunla ilgili hisler hala canlı; insanın içinde, kimliğinin en derin yerinde nefes almaya devam ediyor.
Geçmiş bulanıklaşsa bile sevgi net kalıyor. Ve bazen bu, hatırlamaktan daha büyük bir teselli oluyor.