Uyanık bir okur şunu bilmelidir ki, bir öykünün doğruluğu ya da güzelliği sonuyla hiç ilgili değildir.
Ama benim öyküm yüzdeyüz doğrudur da...
Nedir, hiçbir doğruya benzemiyen bir doğrulukta oluşu birçoklarının yadırgayacaktır.
Bir şey daha var: Ben bu öyküyü delilerevine adım attığım gün de kesebilirdim.
Bu öykü o zaman da kendinden bir şey yitirmezdi.
Anlattıklarımı orada kesmeyişim okurlara verdiğim önemdendir.
Bir yazarı, okurlara önem veriyor diye suçlamağa kalkmak da kimsenin aklından geçmese gerek.
Hem ben şuna da inanıyorum: Bir yazar başından geçen serüvenlerin kimilerini anlatmak, kimilerini ise anlatmamak hakkını kendinde bulmamalıdır. O , bir şeyi öykülemeye başladı mı onu sonuna değin, bütün fazlalıkları, bütün ağırlıkları, bütün hoşrofluklarıyla okurların önüne sermeğe bakmalıdır.
Yaşamanın ilkelerine uzanmış kitaplarda, insanoğlunun ömrünün ilk yarısını ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısını da ilk yarısını anlamakla geçirdiği yazılı olmalıdır.
Hoş, bunlar şairce kesinlemelerdir.
Bunlara hiç mi hiç kulak asmamak gerekir.
Ama insanoğlu, belli bir yaşamadan, belli bir serüvenden sonra gerçekten yorulur, başını bir ağaç kütüğüne yaslamak, o güne kadar derlediği yaşantıların bir hesabını çıkarmak ister.
Heidegger ile bir hipopotam Cennet Kapısına gelirler ve Aziz Peter, “Çocuklar,” der “bugün sadece bir kişilik yerimiz kaldı o yüzden hanginiz 'Yaşamın Anlamı Nedir?' sorusuna en iyi yanıtı verirse onu içeri alacağım."
Bunun üzerine Heidegger, “Varlık’ın kendisini düşünmek açıkça bütün metafizikte olduğu gibi yalnızca varolanlar aracılığıyla ve kendi temelleri bakımından yorumlandığı ve temellendirildiği ölçüde Varlık’a aldırmamayı gerektirir,” der.
Hipopotam daha hiçbir şey diyemeden Aziz Peter elini hayvanın omuzuna atar:
“Hey, hipo! Bugün şanslı günün!"