insan gerçekten bir eve mi dönmek ister, yoksa dönmek istediği şey çoktan kaybolmuş bir zamana mı aittir? demir özlü bu soruya cevap vermiyor. ama kitabın tamamı o sorunun etrafında dolaşıyor.
bazı yazarlar yazdıklarıyla büyür. saroyan ise yazdıklarıyla küçülmeyi, sıradanlaşmayı göze alır. güncesinde kahraman yok. büyük fikirler de yok. yalnızca yaşlanmakta olan bir adamın dünyaya son kez dikkatle bakışı var. belki bu yüzden kitap bittiğinde bir roman bitirmiş gibi değil, uzun bir sohbetten kalkmış gibi hissediyorsun.
üslubunu en sevdiğim yazardır. sahaftan yahut şansınız varsa rastgele bir kitapçının rafında unutulmuş halde bulabilirsiniz belki.
çehov’un bütün hikâyeleri dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyor gibi gelir bana: insan derdini anlatacak birini bulamadığında ne olur? altıncı koğuş da biraz bunun hikâyesi. akıllılarla deliler arasındaki çizgi silindikçe insanın içi ürperiyor. sonunda koğuşun nerede başlayıp nerede bittiğini de unutuyorsun.
bu kitap aşk hakkında değil. aşkın ardından insanın kendi kendine söyledikleri hakkında. sevilen kişiyi neredeyse hiç tanımıyoruz. ama bekleyen kişiyi, kuran kişiyi, hayal eden kişiyi çok iyi tanıyoruz. bazen aşkın kendisi değil de yankısı daha uzun sürüyor. barthes, biraz onun kitabını yazmış.
yeraltı adamı’nı ilk okuduğumda ondan nefret etmiştim. ikinci okuyuşumda hak vermeye başladım. üçüncüde korktum. çünkü insanın kendisini sabote etmekte ne kadar yaratıcı olabileceğini gösteriyor. bazı insanlar mutlu olamaz. bazıları ise mutlu olmamaya karar vermiştir. yeraltı adamı ikinci gruptan.