insan bazen ne hissettiğini bilmediği, kendi olmadığı zamanlardan geçer. bu anlarda durup düşünmek de koşup uzaklaşmak da aynı kapıya çıkar: kafasındaki sesler de onunladır çünkü.
noktalı defter haricinde her şey tastamamdı sanki. şu defteri bir bulabilsem yazmama hiçbir engel kalmayacak, yazmam için tüm koşullar uygun olacaktı. aklımdaki tüm karmaşanın tek sebebi buydu, biliyorum kesinlikle buydu.
yoksa defter bahane miydi?
yazmamı engelleyen şey tam olarak neydi?
gerçekten neydi buna engel olan şeyler?
insan kendisiyle yüzleşmekten bu kadar korkar mıydı gerçekten?
neden yazamıyorum?
noktalı defterim… nerede bu allahın cezası?
birkaç yıl önce mudanya’da denk gelmiştim buraya. burası, turgut uyar’ın adını bilerek unuttuğu küçük deniz sokağı. inanmayanlar “atlıkarınca” şiirini okuyabilir. şunlar da en sevdiğim dizeler:
“şu ellerimi nereye koysam yakışmıyor
dedim ki en iyisi kucağında dursun”
uyandı
saçındaki bahçeyi ağır ağır budadı pençeleriyle
arandı bir vakit
üfledi sonra
kaçınca gözlerine dünya
babil’in asma bahçelerini içirmişti perdeye...
perdeye, masaya, koltuğa
geceden kalma gül yapraklarıydı soyunduğu
bütün bahçıvandı tenine giydikleri
uzandı sonra, uzun bir yorgunluğu dinlendi
bir şeyleri durmaksızın
o şeyleri üzmeksizin
her şeyleri bıkmaksızın düzeltmeye yarayan elleriyle
çarşafı, yastığı, yorganı
yüzümün kraterlerini, sakallarımı,
saçlarımı ve tüm kırışlarımı ütüledi durdu
“ey uzak ufkun yolcusu...” diyen bir kara kutuydu zaman; “yakışır sana gitmek”
o gün bu gündür yüzüm aynalardan
ellerim yüzümden alacaklı
koltukta uyandığım her sabah
insan gerçekten bir eve mi dönmek ister, yoksa dönmek istediği şey çoktan kaybolmuş bir zamana mı aittir? demir özlü bu soruya cevap vermiyor. ama kitabın tamamı o sorunun etrafında dolaşıyor.