Bizim Kutsal kitabımız 1400 yıl önce "oku" diye başladı 700 Yıl Sonra Mevlana'nın mesnevi'si " dinle" diye başladı ondan 700 sonra ise Artık sosyal medya "izle" diye başlıyor
... O gözler büyümüş, büyümüş, büyümüş : tabloların tümünü kaplar hale gelmişler. İfadeleri farklı ; hüzünlü, neşeli, mutlu, mutsuz, sitemli, gülen, ağlayan... Ama hepsi aynı.
Senin gözlerini onlar Nadire! Evin her köşesinden, duvarlardan, dört bir yandan sen bakıyordun bana.
En çarpıcı olanını da sona saklamış. Üstündeki kadife örtüyü kaldırdığında şaşkınlıktan donakaldım. Harika bir tabloydu, çok başarılı bir çalışma. Diyagonal olarak sıralanmış bir nota dizisini düşün... Her bir nota küreciği göz'den oluşuyor... Senin gözlerinden!
'Tablonun adı, Söylenmemiş Şarkılar, ' dedi. Söyleyemediğim, dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim tün şarkılarımın noktalarını tabloma gömdüm. Onlar benim en değerli hazinem. Hayatıma kaldığı yerden devam edebilirim artık... '
Yaşama yeniden, işte böyle döndü Levent. Söylenmemiş şarkıların gölgesinde, göz göz olmuş yüreğiyle... "
Can Kuyusu'nu bütün İstanbullu biliyordu. Gelip gideni hiç eksik olmazdı. Kuyunun üstünde bir kubbe, kubbe bitişiğinde uzunca bir mezar vardı. Kimin kaybolan bir eşyası olsa bu kuyudan abdest alarak iki rekat namaz kılar sonra mezarın önüne diz çöküp kuyuya bakarak Fatiha okur, sevabını Yusuf Peygamber'in ruhuna bağışlar, ardından dua eder ve kaybettiği her ne ise yerini görmek için kuyuya bakardı.
Halk bu kuyuya Can Kuyusu adını takmışlardı. O güne kadar İstanbul'daki pek çok hırsızın görüntüsü Can Kuyusu'na yansımış, sonra da yakalanıp cürümleri itiraf ettirilmişti. Son bir yılda kuyunun kadın taifesinden yeni misafirleri olmaya başlamıştı.
Hafız Çelebi de bidattır diye kuyuyu kapattığını ilan etmiş, ama halkı durdurmak mümkün olmayınca da çareyi, giriş kapısını ayırmakta bulmuştu.
Can Kuyusu herkese kaybettiği şeyi söylüyordu ama Hafız Çelebi'nin lale yetiştirme konusundaki sırlarını kimseciklere söylemiyordu.