Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
Umut’un beraberinde yüz İmparatorluk Süvarisi’yle birlikte tam o sırada Untesh’te Tanrıça Muisil’in Tapınağı’ndaki bir ayinde olması ise büyük bir talihsizlikti. Yani korkmuş bir balıkçı Meldenli yağmacı bir grubun daha önce görülmedik büyüklükte bir donanmayla gelmiş olduğu haberiyle geldiğinde, Umut olay yerine yalnızca on beş kilometre uzaklıktaydı. Yaklaşık üç bin atlı ve beş bin mızraklı askerden oluşan yerel garnizonu derhal harekete geçirdi ve gece yarısı işgalcilerin karşısına çıkıp onları tekrar denize dökmek üzere yola çıktı. Askerleri toparlayıp kıyıya yürümeleri birkaç saat sürdü. Eğer ki askerleri azıcık bile daha hızlı ilerlemiş olsalardı, Umut’un daha sahilde yeni toparlanmaya başlamış düşman kuvvetlerine ciddi, hatta yok edici bir darbe indirme şansı olurdu. Ama karaya inen ilk Diyar Muhafızı alayı sahile giden kum tepeciğinin güvenliğini çoktan sağlamıştı ve başlarında Birleşmiş Diyar’ın sapkın inancının en fanatik, en gaddar savaşçı rahibi vardı: Valin Il Sorna (çağlar boyu ismi yere batsın).
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Nortah... Siniri şiddetli ve amansız bir şekilde tekrar alevlendi. Bunu nasıl yapabildi? NASIL? Dentos hikâyeyi anlattığından beri içinde öfke büyüyordu, kardeşinin izini sürüp onu öldürmek zorunda olduğu düşüncesi midesini bulandırıyordu. Savaş Lordu Al Hestian’ın eli kesildi diye çok üzülmüyordu, sonuçta öfkesini savunmasız esirlerden çıkartmak isteyen bir adama merhamet duymak zordu. Ama Nortah... Savaşacak, diye düşündü korkunç bir kesinlikle. Savaşacak ve ben onu öldüreceğim.
Varoluşun zirvesini gösteren, hayatın artık daha fazla yükselemediği bir kendinden geçme hali vardır. Yaşama­nın çelişkisi de odur ki bu kendinden geçme, esrime hali, insan ancak en hayat doluyken ve insanın ancak hayatta olduğunu tamamen unutmasıyla gelir. Bu hayatı unut­ma hali sanatçıyı etkisine aldığında bir alev gibi ondan dışarı taşar; bir askeri etkisine aldığında o asker cephede savaş çılgınlığına kapılarak düşmanına en ufak merhamet göstermez. İşte o aynı kendinden geçme hali, sürünün başında, ayışığının altında, kaslarını sonuna kadar zorla­yarak, önünde hızla kaçan canlı yiyeceği kadim kurt çığ­lıkları içinde kovalayan Buck'ı da etkisine aldı. Benliğinin derinliklerinin sesi, benliğinin kendinden de derin olan ve Zamanın dölyatağına kadar giden parçasının sesiy­di, haykırdığı. Onu etkisi altına alan şey, içinde sonuna kadar yükselen hayattı, varoluşun o büyük dalgasıydı; kendini kaptırdığı şey, tek tek her bir kasından, ekle­minden ve sinirinden duyduğu mükemmel hazdı; hareket etmeyenin üzerinde, ölü maddenin teninde kabına sığma­yan bir sevinçle uçarak kendini hareket içinde ifade eden, parıldayan ve taşan ölüm karşıtıydı, ölüm olmayan her şeydi onun efendisi.
“Merhameten yapılmış bir hareket, Vaelin,” dedi Sherin elini tutarak. Vaelin’in yüzünden suçluluk hissettiği belli oluyordu. “Onu acı çeker bir halde bırakmak hem yanlış olurdu hem de İtikat’a ters düşerdi. “İtikat adına pek çok şey yaptım. ”Kızın pürüzsüz elinin üstündeki kendi yara izi olan eline baktı. Katilin elleri, şifacının elleri. İtikat, neden bu kadar sıcak bir teni var? “Kendimize sorabileceğimiz tek soru İtikat adına yanlış bir şey yapıp yapmadığımız,” dedi Sherin. “Yaptın mı?” “Pek çok insan öldürdüm, tanımadığım insanları. Bazıları mahkûmdu, bazıları suikastçı, pislik yani. Ama buradaki aldatılmış fanatikler gibi bazıları yalnızca başka bir inanca sahip kişilerdi. Farklı bir yer ya da zamanda tanışmış olsak arkadaş olabileceğim kişiler.” “Buradaki insanlar katildi. Sırf beni tutsak alabilmek için Nişanımın gönderdiği bütün heyeti katlettiler. Sen aynısını yapabilir miydin?” Görmüyor, diye düşündü Vaelin. İçimdeki katili görmüyor. “Hayır,” dedi ve bir sebepten dolayı kendini yalancı gibi hissetti. “Hayır, yapamazdım.”
Feci dayak yemişti (bunu biliyordu) ama kırılmamıştı. Elinde sopa olan bir adama karşı hiçbir şansının olmadı­ğını, ilk ve son defa öğrenmişti. Dersini almıştı ve bundan sonra hayatı boyunca bu dersi unutmadı. O sopa her şeyi açıkça ortaya seriyordu. O sopa, ilkel yasanın egemenli­ğiyle tanışmasıydı ve Buck için bu daha yolun yarısıydı. Hayatın gerçekleri çok daha şiddetli bir boyut kazanacak ve Buck, bu boyutla korkusuzca, içinde o zamana dek gizli kalmış bütün şeytanlığın uyanmasıyla yüzleşecekti. Günler geçtikçe kimi kafeslerin içinde, kimi boynunda iple; bazısı yumuşak başlı, bazısıysa kendisi gibi öfkeli ve kükreyen köpekler geliyor ve Buck, bu köpeklerin her biri kırmızı kazaklı adamın egemenliği altına girerken onları izliyordu. Bu vahşi ve acımasız gösteriyi tekrar tekrar izlerken aldığı ders, artık Buck'ın içine iyice yerleşrnişti: Elinde sopa olan adam, kuralları koyandır, emirleri yerine getirilecek olan efendidir ama ona yaltaklanmak şart değildir. Dayağını yedikten sonra adama yaltaklanan, kuyruk sallayan hatta elini yalayan köpekler gören Buck, bu kababati asla işleme­di ve adama yaltaklanmadı. Bir de ne emirlere uyan, ne de boyun eğen ve sonunda egemenlik mücadelesinde öldürü­len bir köpek gördü.