John Steinbeck’in Cennetin Doğusu romanı, iyi ile kötü arasındaki basit bir çatışmanın çok ötesine geçerek insanın kendi içindeki karanlıkla kurduğu ilişkiyi sorgular. Bu roman, karakterleri aracılığıyla kader, özgür irade, suçluluk, affetme ve ahlaki sorumluluk gibi kavramları ete kemiğe büründürür. Beni etkileyen şey karakterlerin iç dünyalarında yaşadıkları sessiz savaşları oldu.
Cal Trask: Kötülüğe Rağmen İyi Olmayı Seçmek
Cal Trask, romanın duygusal merkezidir. Onu bu kadar etkileyici kılan şey, içindeki kötülüğü fark etmesi ve ondan korkmasıdır. Cal kötü olabileceğini bilir; annesinin kim olduğunu öğrendiğinde bu korku daha da derinleşir. Ancak Cal’ın trajedisi kötülüğe yatkın olması değil, ona teslim olmamak için verdiği mücadeledir.
Annesini uzaktan izleyip “senden nefret etmiyorum” diyebilmesi, Steinbeck’in insan ruhuna dair en güçlü anlarından biridir. Bu cümle bir bağışlama değil, bir özgürleşme bildirisi gibidir. Cal, Cathy’den nefret etmeyerek onun kaderini paylaşmayı reddeder. İşte burada “timşel” kavramı ete kemiğe bürünür: İnsan seçebilir. Cal, kötülüğü inkâr etmez ama ona boyun eğmez.
Aron Trask: Saflığın Kaçamayacağı Gerçeklik
Aron Trask, ilk bakışta Cal’ın tam karşıtıdır. O, kötülükle savaşmaz; çünkü onun varlığına inanmak istemez. Aron’un saflığı aktif bir iyilik değil, gerçekten kaçan bir masumiyettir. Bu yüzden annesinin Cathy gibi bir figür olduğunu kabullenmesi mümkün değildir.
Aron’un trajedisi, kötülüğe yatkın olması değil; kötülüğün varlığını inkâr etmesidir. Cal kötülüğü tanır ve onunla mücadele ederken, Aron onu görmemeyi seçer. Bu yüzden Aron’un “iyiliği” kırılgandır. Gerçekle ilk büyük yüzleşmesinde, annesinin kimliği ortaya çıktığında, bu iyilik paramparça olur.
Steinbeck, Aron aracılığıyla şunu gösterir:
Sadece iyi olmak yetmez;