Tarihi büyük hadiselerle dolu olan milletlerin hafızaları bazı kahramanlarını yeterince algılayamaz. Çünkü onlar büyük tarih içinde birer ayrıntıdır. İşte Fahreddin Paşa’da bu ayrıntılardan birisidir. Bilinmelidir ki, aslında bu ayrıntılar tarihin ta kendisidir. 1916 da İngilizlere karşı Medine’yi 2 yıl 7 ay boyunca savunan Fahreddin Paşa 1. Dünya savaşını da fiilen bitiren kişidir. Eylül 1918'de Mısır’daki İngiliz Kraliyet Komiseri Edmund Allenby, Fahrettin Paşa'yı teslime ikna etmek için yazdığı bir mektupta şu ifadelere yer verdi: “Medine'yi uzun süre müdafaa etmekle siz, bir asker ve Türk vatanperveri olarak hükümdarınız, memleketiniz ve şahsi şerefiniz için elinizden geleni yapmış bulunuyorsunuz. Yukarıdaki hususları ve ümitsiz askeri durumunuzu göz önünde bulundurarak, birçok canların kurban edilmesine sebep olacak faydasız mukavemetin uzatılmasının doğru olup olmayacağını ciddi bir surette düşünmenizi rica ederim.” Fahrettin Paşa, İngilizlerin çeşitli zamanlarda yinelediği bu gibi teslim olma taleplerini reddetti. Tarihimizde Gazi Osman Paşa ve Fahreddin paşa gibi bir çok az bilinen kahramanlar vardır. Dikkatle incelendiğinde kahramanların faaliyetlerinin olayları nasıl yönlendirdiği görülebilir. İşte tarihimizin az bilenen simalarından biri de Medine Müdâfii Fahreddin Paşa’dır. Paşa, üstün askerî meziyetleri yanında vatanperverliği, mütedeyyin ve vakur duruşuyla Türk-İslam tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. Fahreddin Paşa, I. Dünya Savaşı’nda İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin İsyanı’na karşı İslam’ın mukaddes beldesi Medine’yi ve Hz. Peygamber’in mübârek Ravza-yı Mutahhara’sını büyük fedakârlıklarla Arap-İngiliz ortak güçlerine karşı her türlü yokluğa katlanarak savunmuş ve teslim etmemiştir. Fahreddin Paşa savaş sırasında kutsal emanetleri
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Malcom X: “Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır. "
1960 yılında yayınlanan Harper Lee tarafından yazılmış olan Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin hayatı boyunca yazdığı iki kitaptan biridir. Kitapta ırkçılık, eşitsizlik ve özgürlük kavramları 9 yaşında, Scout adındaki küçük bir çocuğun gözünden anlatılıyor. Bir modern klasik fakat daha çok klasik tadında. Kitap iki bölüm ve birinci bölüm beklentime göre vasat derecedeydi. İkinci bölüm beni kitaba bağlayan kısım oldu diyebilirim. Beklentisi yüksek bir kitap olduğu için başlarda sıkılabilirsiniz. Kitap, 1930’ların Alabama’sında geçiyor. Scout’un abisi Jem, yakın arkadaşı Dill ve avukat babaları Atticus’un çevresinde oluşan bir hikaye... Bülbülü Öldürmek salt ırkçılıktan çok trajik olaylara karşı kör kalan ve önyargılı olmadığını düşünen insanların aslında içten içe bu önyargıyı benimsemelerinin nahoşluğunu düşündürtmeli okuyucusuna diye düşünüyorum. Atticus bir gün Jem’e şöyle der: “Arka bahçede konserve kutularına ateş etmenizi tercih ederim. Ama kuş peşine düşmenin kısa sürede çok çekici hale geleceğini biliyorum. İstediğiniz kadar saksağan vurun ama unutmayın, bülbülü öldürmek günahtır.” Burada zararsız olanı öldürmenin günah olduğunu söyleyerek benzetme yoluyla aslında masum siyahlara da gönderme yapılmaktadır. Haksız bir tecavüz suçundan dolayı yargılanan bir zenci olan Tom Robinson’ı savunan Jem ve Scout’un avukat babası Atticus’un yaşadıklarını çocuklarına yansıtma şekli, kitabın anlaşılması için ana etkenlerden. Atticus gerçekten güçlü bir karakter. Haksızlığa karşı başını eğmeyen, önyargıları olmayan, bunları çocuklarına aşılamakta kararlı müthiş bir karakter. Kabul ederiz veya etmeyiz ama hepimiz sürü psikolojisinin içerisindeyiz. Siyahi olmasından dolayı mahkeme tarafından
Tür bakımından psikolojik olan roman, Joanne Greenberg tarafından 1992 yılında ingilizce olarak yazılmıştır. Kitap yarı kurgu ve yazarın gerçek hayatından uyarlamadır. Öyle ki Joanne Greenberg kitabını yayımlarken "Hannah Green" takma adını kullanmış, bu sayede geçmişini çocuklarından gizlemiştir. İlk yayımlandığı zamanlarda binlerce satan roman; gerek edebi değeri gerek yaklaşım ve bakış açısıyla büyük tartışmalara neden olmuştur. Eserin ana fikri: "Herkesin içinde bir delilik gizlidir, bunu dışarıya çıkarmamak için normal gibi davranır." Romanda, 16 yaşında şizofreni hastası Deborah'ın akıl hastanesindeki zorlu mücadelesi anlatılır. Deborah sürekli olarak iyileşmenin eşiğine gelir ama iç dünyası olan YR Krallığındaki Tanrılar peşini bırakmaz, her şey başa sarar. Sonunda yarattığı tanrılar, "Ya sonsuza dek YR Krallığı ya da ait olmadığın bir dünya.." diyerek ondan bir seçim yapmasını ister. Yazar bu eserinde insanların ruhsal ve fiziksel eksikliklerinin kınanmaması, her insan tarafından kabul edilmesi gerektiğine, ailenin toplumda olan etkili ve önemli bir yapı olduğuna ve çocuk üzerindeki etkisine, savaşların kuşaktan kuşağa verdiği zararlara, dozu kaçırılmış yalnızlığın insan üzerindeki etkisine ve dahi ve anormal arasındaki uçuruma ışık tutuyor. Yazar tüm bunları bazen psikiyatrist bazen hasta bazen YR Krallığı üzerinden, çoğu zaman da hakim bakış açısıyla okuyucusuna sunuyor. Hayatın gölgesinde kalan insanların karanlık dünyalarına başarıyla ışık tutar nitelikte bir eser.
İşte bu ölümsüzlüğe aday romanın karakteri Deborah'ın sözleri;"İstediğiniz gibi bir insan değil miyim ben?
-Beynimi de mi düzeltmeniz gerekiyor?"
•YR Krallığı: Deborah'ın yarattığı, içerisinde tanrıların olduğu, kendine has dili bulunan gerçek dışı dünya.
İslam dünyasında alegorik öykü geleneği İbn-i
Sina ile başlar. Salaman ve Abdal öyküsü, İbn-i
Sina'nın önünde örnektir ve onun alegorik
anlatım tekniğini kullanarak Hay bin Yakzan'ı yazdığı bilinmektedir. Salaman ve Abdal öyküsü birçok İslam düşünürünün de yapıtlarına kaynaklık etmiştir. Ama bu yapıtlardan sadece biri, roman boyutlarına ulaşarak, ilk felsefi roman, Tanpınar’ın deyişiyle " Müslüman aleminin tek romanı” olarak benzerlerini gölgede bıraktı. O da İbn-i Tufeyl’in yazdığı Hay bin Yakzan. İsimleri aynı olan bu iki eserin öykü bakımından benzerliği yok sadece anlatım tekniği olarak birbirine benzerler. Bana göre varılan sonuçta aslında aynı. İbn Tufeyl tarafından 12.yy'da yazılan Hay bin Yakzan, Batı'da Defoe, Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünürü etkilemiş ve onların sanat ve düşüncelerinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bunlardan biriside 'Robinson Crusoe'. İbn Tufeyl'in felsefesi, rasyonel düşünceden yola çıkarak keşif ve ilhama ulaşan ve bu nedenle son noktada tasavvufla çakışarak Tanrı'ya ulaşma yolunun somut bir öyküsüdür. Batıda tesiri çok büyük olan İbn-i Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı bir çok esere öncülük etmistir. Batıya bu kadar etki etmesine rağmen Osmanlı döneminde bu esere ilgisiz kalınmış Türkçeye çevrilmesi 1923'ü kitaplaşması ise 1985'i bulmuştur. İbn Tufeyl, Hay bin Yakzan ile zamanında büyük tartışmalara yol açan üç ana sorunu çözümlemeyi amaçlamıştır;
1- İnsan kendi başına hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin doğayı inceleyerek düşünme yoluyla yetkin insan aşamasına ulaşabilir, başka bir deyişle etkin akılla birleşebilir.
2- Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgiler vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmez, yani felsefe ile din arasında tam bir uygunluk vardır.
3- Mutlak bilgilere ulaşmak, bütün insanların üstesinden