Bu kitabı okuduktan sonra tuhaf bir ruh hâlindeyim.
Bir yanım, avazım çıktığı kadar herkese anlatmak istiyor.
Saatlerce konuşmak, tartışmak, satır satır didiklemek…
Kah üzülmek, kah “başka türlü olabilir miydi?” diye çözümler aramak.
Diğer yanım ise bu hikâyeyi üstü kapalı cümlelerle, merak uyandırarak anlatıp
insanları bu yükün altına kendilerinin girmesini sağlamak istiyor.
Öyle deli düşünceler içindeyim.
Çünkü Süper Çocuk, okudum bitti diyeceğim bir kitap olmadı benim icin..
insanın içine işleyen bir hikayeydi.
Süper Çocuk, adına aldanıp “olağanüstü güçler” bekleyenleri daha ilk sayfalarda yanıltıyor.
Burada süper olan kaslar, yetenekler ya da kahramanlıklar değil.
Burada süper olan şey, bir insanın dayanma eşiği.
Bir insan yaşadıklarına dair, ne kadar insan kalmayı becerebilir........
Hikâye, bir gazetecinin Joliet Hapishanesi’nde “Yanık Göz” lakabıyla anılan Jason’la röportaj yapmak istemesiyle başlıyor.
Daha ilk sayfalarda kendimi kitabın dışında değil, sayfaların arasında buldum.
Anlatım öyle bir ilerliyor ki,
Jason’un geçmişi bir hikâye gibi değil;
sahne sahne gözümün önünden akıyor.
“Yanık Göz” lakabı bu yüzden çok sarsıcı.
Bu, sadece fiziksel bir iz değil, zihinde hiç sönmeyen bir yangın gibi duruyor.
Asıl yanık olan beden değil; geçmiş.
Ve o geçmiş, Jason’un peşini hiç bırakmıyor.
Jason’un hayatında, tam da bu geçmişin ağırlığıyla şekillenen bir eşik var:
“Yargıç” ile yaptığı diyaloglar beni bu anlamda ayrıca etkiledi..