“Huzursuzluk”, sadece bir aşk hikâyesi değil; insanlığın vicdanına sorular soran bir roman. Kitapta bir adamın, yaşadığı büyük acılara rağmen dimdik duran bir Êzidî kızın onurlu duruşuna hayran oluşunu okuruz. Bu hayranlık yalnızca bir aşka dönüşmez; aynı zamanda insanın gerçek gücünün nerede olduğunu gösteren derin bir saygıya dönüşür.
Roman, din adına yapılan zulmü ve insanların birbirini inancı yüzünden düşman görmesini çok sade ama keskin bir şekilde sorgular. Bir insanın sadece farklı bir inanca sahip olduğu için ölmesini istemek nasıl bir adalet olabilir? Livaneli bu soruyu bağırarak değil, okuru düşündürerek sorar.
Êzidî kızın karakteri romanda çok güçlü bir sembol gibidir. O, kimsenin acımasına ihtiyaç duymayan; yaşadıklarına rağmen onurunu koruyan bir insanı temsil eder. Bu duruş, romanın erkek anlatıcısında hem hayranlık hem de derin bir sarsıntı yaratır.
“Huzursuzluk”un en etkileyici yanı da budur: Okuru dinlerin, kimliklerin ve sınırların ötesinde insan olmanın anlamını düşünmeye çağırır. Roman bittiğinde geriye şu soru kalır: İnsanlar gerçekten inançları için mi savaşıyor, yoksa inançların arkasına saklanarak birbirine zarar mı veriyor?
“Gölgeler”, insanın dış dünyasından çok iç dünyasında dolaşan bir roman. Okurken büyük olayların peşinden koşmaktan ziyade, insanın kendi geçmişiyle ve içindeki sessiz düşüncelerle karşılaşmasını izliyoruz. Livaneli burada sanki okuyucunun elinden tutup onu yavaşça kendi hafızasının koridorlarına götürüyor.
Romanın en güzel taraflarından biri, insana yargılayıcı değil anlayışlı bir yerden bakması. Karakterler kusurlarıyla, çelişkileriyle ve kırılganlıklarıyla var. Bu yüzden onları okurken bazen bir yabancıyı değil, kendimizden bir parçayı görüyormuş gibi hissediyoruz. Kitabın dili de oldukça sade ve sıcak; okuru zorlayan değil, düşünmeye davet eden bir anlatım var.
“Gölgeler” aslında bize şunu hatırlatıyor: İnsan geçmişinden tamamen kopamaz. Yaşadığımız anların, hatıraların ve duyguların gölgeleri hep bizimle yürür. Ama bu gölgeler yalnızca karanlık değildir; aynı zamanda bizi biz yapan şeylerdir.
Bu yüzden romanı bitirdiğinizde büyük bir gürültü değil, insanın içine yerleşen sessiz bir düşünce kalıyor. Belki de Livaneli’nin yapmak istediği tam olarak bu: Okurun kalbinde küçük ama kalıcı bir yankı bırakmak.