Cennettekilere iki seçenek sunulmuştu: Ya özgür tüksüz bir mutluluk ya mutluluksuz bir özgürlük, üçüncü bir seçenek verilmemişti. O aptallar ise özgürlüğü seçtiler; sonrası malum, asırlar boyu pranga özlemi çektiler.
Norveçli yazarın yazdığı bu kitapta 19. yüzyıl Rus roman havasını alıyorsunuz. Hani o zor günler geçiren yazarları anlatan romanlar var ya...
Açlıkla yaşamaya alışan ancak romanın sonuna doğru kendi kişisel değerlerinden vazgeçen bir yazardan bahsediyor kitap.
Hepimiz çevremizden, insanlardan kim olduğumuzu saklayarak yaşamıyor muyuz? İçimizdeki iyiyi ve kötüyü ne kadar çevremize aktarabiliyoruz ki? İçimizdeki sıkıntıları, "açlıkları" küçük düşeriz korkusuyla saklamıyor muyuz? Hep kendimizi güçlü olarak lanse etmiyor muyuz? İçimizi kemiren "açlığı" anlatırsak dışımızı da insanlar kemirir diye içimizde tutmuyor muyuz?
Ruhumuzun "açlığı" bizi ihtiyacımız olmayan şeylere yönlendiriyor. Hep daha fazlasını istiyoruz. Hep daha iyisini. Ama o "açlık" öyle kolay doymuyor, dolmuyor işte.
"Haddi aşan her şeyin zıddına evril" diği (ni söylüyor Peyami Safa) dünyada içimizdeki bu "açlık" dışımıza yansımasın diye, nefsimiz haddini aşmasın diye uğraşıyoruz.
Kitabın sonunda ülkeyi, yaşadığı, anıları olduğu yerden aç kalmamak için terk eden bir kişi var. "Açlık" insanı ne kadar değiştiriyor diye bakabiliriz kitaba.
"İnsan deli olmasa bile, biraz duyarlı bir kalbe sahip olabilir pekâlâ. Öyle leri vardır ki, ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür. Ben öyleyim işte."
Güç'ten kendisini güç olarak açığa vurmamasını, bir üstün gelme-isteği, alaşağı etme-isteği, efendi olma-isteği, düşmana, engele ve zafere bir susuzluk olmamasını beklemek, zayıflıktan kendisini güçlülük olarak açığa vurmasını beklemek kadar saçmadır.