Kendi aç, yeleğini satıp
yardım ediyor
Birden durdu. Göz göze bakıştık.
"Bir Schilling!" dedi. "Süt parası." Başını yana eğmişti. Fena yakalanmıştım. Ceplerimi arandım:
"Süt parası. Evet, şey, bu devirde para durumları fena. Sıkıntıdasınız anlaşılan."
"Dünden beri ağzıma lokma girmedi." dedi
adam. "Meteliğim yok, bir iş de bulamadım henüz."
"İşçi misiniz?"
"Evet, iğneciyim."
"Ne?"
"İğneci. Ama kunduracılık da gelir elimden."
"O zaman iş değişir." dedim. "Az bekleyin burada. Biraz para bulabilirim size, üç beş kuruş." Koşar gibi PUestraede’ye gittim, ilk katta bir rehinci biliyordum, daha önce gitmişliğim yoktu hiç, bu adama. Sokak kapısından içeri girince hemen yeleğimi çıkardım, katlayıp koluma aldım; merdivenleri
çıkıp dükkânın kapısını tıklattım. Selâm verip yeleğimi tezgâhın üzerine bıraktım.
"Bir buçuk kron!" dedi adam.
"Peki, peki, teşekkür ederim!" cevabım verdim. "Çok dar gelmeseydi bırakmazdım ya!”
Parayı ve makbuzu aldım. İyi ki bu yeleği hatırlamıştım. Güzelce bir kahvaltı için bana da para artacak, o zaman "gelecekteki suçlar"
yazımı akşama kadar bitirebilecektim.
Hayatı o anda daha güzel
bulmaya başlamıştım; başımdan savmak için, acele, adamın yanma döndüm.
"Buyurun!" dedim. "İyi oldu, önce bana başvurdunuz, sevindim bu işe.”
Parayı aldı adam, süzmeye başladı beni. Durmuş, neden bakıyordu böyle? İçimden, onun en çok pantalonumun diz kapağını incelediği hissi uyandı; bu yüzsüzlük yordu beni. Yoksa bu serseri, beni göründüğüm kadar fakir mi sanıyordu? Bana on kron kazandıracak bir makale yazmaya, hemen hemen başlamış değil miydim?
Hem ilerisi için korktuğum da yoktu, dövülecek nice demirlerim vardı ocakta. Böyle aydınlık bir günde bir bahşişi gözden çıkarmışsam bu andavallıya ne oluyordu? Bakışlarına içerlemiştim, ayrılmadan önce ona bir ders vermek