Bu kitapla alakalı pek çok incelemeye denk geldim. Bazılarıyla aynı noktalara temas ettiğimizi hissettiğim de oldu. Örneğin romanın kesinlikle feminist bir tarafı olduğu konusunda hemfikiriz.
Ancak pek tabii gördüğüm bazı incelemelerde Kuru Kız’ın umut vaat eden bir dönüşüm hikâyesi olduğu, bir özgürleşme meselesinden söz edildiği de ileri sürülmüş; roman çoğunlukla acı, kayıp, yas ve kendini bulma eksenine oturtulmuştu. Bu fikri anlamakla birlikte katılamıyorum efendim.
Neden mi?
Ben bu romanı okurken, bir “mesele” anlatısını değil; bir varoluş biçiminin görünür kılınmasını okudum. Elbette romanın sonuna doğru bu varoluş hâlinin özgürleşme yolunda adımlar attığını inkâr etmek mümkün değil. Ancak bana kalırsa Kuru Kız’ı asıl büyüleyici kılan şey, bu adımların kendisinden çok; o noktaya gelene kadar sürdürülen, dramatize edilmeyen, konuşulmayan ve olduğu gibi bırakılan varoluşun kendisi.
Beni bu romanda gerçekten en çok etkileyen şey, anlatılanlardan çok; bu anlatıların nasıl ele alındığı oldu. Ayfer Tunç’un Kuru Kız’da seçtiği mesafeli ve romantize edilmeyen dil, kaybı, hayatta kalmayı, hatta değişimi benim için bambaşka bir yerden görünür kıldı. Dramdan özellikle kaçınan, duyguyu yükseltmek yerine olduğu yerde bırakan bu anlatım, okuduğum metni alıştığım acı hikâyelerinden ayırdı.
Okurken fark ettim ki bu metin, acının içinden geçip kanatlarını açarak özgürleşen bir karakterin hikâyesini anlatmıyor. Daha çok, hayatta kalmanın sessiz biçimlerine; bu sessizlik içinde yaşanan, küçük ama gerçek dönüşümlere odaklanıyor.
Bu noktada biraz da romanla ilk karşılaşma hâlime dönmek istiyorum. Öncelikle belirtmem gerekir ki Kuru Kız, benim Ayfer Tunç’tan okuduğum ilk kitaptı. Dolayısıyla ilk kez onun yazım diliyle karşılaştım ve açık konuşmak gerekirse, pek de