"Sana neler yazayım ki sen neşe içinde yüzesin.
Ben neşeyi senden öğreneceğim.
Hayat ve felaketler beni o Kadar gülmekten ve neşeden uzaklaştırdı ki
kendimi, senin getirdiğin bu saadet dünyası içinde bile
şaşkınlıktan kurtaramıyorum. O kadar talihin kahrına uğramışım ki
hayatta bana da mesut olmak nasip olabileceğine inanamayacağım geliyor.
Evde iki resmini de karşıma alarak saatlerce bakıyorum ve
saadet beni adeta sarhoş ediyor. Sevinçten ağlamak istiyorum.
Ben son zamanlarda her şeyden ümidimi kesmiş, kendimi gülen,
oynayan hayattan ayırarak birkaç türlü kitabın arasına atmış bulunuyordum.
Sen bu karanlık ömrümün içine bir sevinç ışığı gibi, kurumaya yüz tutan
ekinlerine can veren bir nisan yağmuru gibi birdenbire geldin.
Ben bu kadar bol hayat ve saadet yağmuru altında kendimi unutmuş gibiyim.
Şimdi ömrümün bir tek gayesi var: bir gün evvel sana kavuşmak,
seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne
saatlerce hiç doymadan bakmak.
Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi olabileceğim.
Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?
Bana yaz Aliye’ceğim. Sayfalarca mektuplar yaz.
Her şeyden, hayattan, insanlardan, bahardan, kendinden bahset.
Asıl sen bana neşe var… Ben buna muhtacım.
Seni binlerce defa kucaklar, güzel gözlerinden, dudaklarından öperim."