“Ben ne okudum şimdi?” Eylül Evi benim için tam olarak böyle bir deneyimdi.
spoiler
Margaret ve kocasının çok ucuza aldıkları o “fazla iyi” evle başlayan hikâye, korku-gerilim vaat ediyor. Ama ben ne yazık ki o gerilimi hiç hissedemedim. Daha çok, korku türüyle dalga geçen absürt ve komik olmaya çalışan bir film izliyormuşum gibi ilerledi sayfalar.
Kitabın sonlarına doğru “her şey Margaret’ın zihninin bir oyunu mu?” sorusu ile aslında oldukça iyi bir psikolojik zemin kurulacak gibi oluyor. Tam “evet, şimdi oturdu” derken… bir ters köşe daha: hayaletler yine gerçek.
Ve ben gerçekten orada koptum.
Eğer hikâye, yaşananları psikolojik sorunları olan bir kadının kırılgan zihnine bağlayarak bitseydi, çok daha etkileyici bir kurgu olabilirdi. Ama bu haliyle ne korkutucu, ne de ironik derecede eğlenceli… Arada kalmış, tuhaf bir hikaye.
Aile dinamikleri, bağımlı bir eş, sorgusuz kabulleniş ve bir annenin çocuğunu koruma çabası… Bunlar alt metin olarak işlenmeye çalışılsa da, karakterlerin özellikle Hall ve kızlarının iç dünyası öylesine yüzeysel geçiştirilmiş ki asla hikayenin içine giremiyor okur.
Zaten korku unsurları o kadar absürttü ki, hikâyenin içine giremedim. Benim için maalesef bir vakit kaybı oldu. Ve ne yazık ki önerebileceğim bir kitap değil.
Siz okudunuz mu? Aynı hissi paylaşan var mı, yoksa ben mi yakalayamadım? Okuyup beğenen varsa yorumunu merak ediyorum
Spoiler içerir
Kusursuz Çocuk ile birlikte Freida McFadden okumalarımda üçüncü kitaba ulaştım. Daha önce Sakın Yalan Söyleme ve D Koğuşu ile tanıştığım yazarın tarzını artık az çok biliyor olarak
Bu Hikâye Senden Uzun Osman:
Aylin Balboa ile ilk tanışmam oldu bu kitapla. Çok büyük, sarsıcı duygularla bitirdiğim bir kitap olmadı belki ama okurken kendimi sessizce içine çeken bir yanı vardı.
Kitap, Osman’a yazılmış ama hiç gönderilmemiş 20 mektuptan oluşuyor. İlk mektup bir ayrılık; sonrasında pişmanlık, barışma isteği, beklemek… Ve zamanla o bekleyişin yerini yavaş yavaş vazgeçişin alması. En sonunda da bir veda.
Aslında okurken şunu hissettim: Bir ayrılığın içinden geçen o inişli çıkışlı duygular, çok sade ama çok tanıdık bir yerden anlatılıyor. Büyük cümleler kurmadan, abartmadan… Ama yine de bir şekilde içine dokunarak.
Yazarın dili de farklı geldi bana. Yer yer mizahi bir tonu var ama öyle güldüren bir mizah değil; daha çok insanı hafifçe gülümsetip sonra düşüncede bırakan bir hali var.
Benim için böyle sakin, kendi halinde ama samimi bir okuma oldu. Öykü türünü sevenler bence bir şans verebilir.