Nazım Hikmet Ran'ın okuduğum ilk romanı.Romana bir tedirginlik ile başladım açıkçası.İşin ucunda o güzel şiirleriyle tanıdığım Nazım'ın roman yazarlığında aynı başarıyı gösterip gösteremeyeceğini öğrenmek vardı.Şu an dönüp baktığımda rahatlıkla söyleye bilirim ki yersiz bir tedirginlikmiş bu,gayet başarılı bir kitap olmuş.
Romana başladığımda Nazım'ın bir kaç farklı karakteri ve zaman dilimini romanda peş peşe sıralamasından,konudan konuya,karakterden karaktere ansızın geçmesinden dolayı kitabın anlatım tarzına alışmak biraz sürse de karakterleri tanıdıkça kitabın bu yönü akıcılığı etkilememeye başladı diyebilirim.
Romanımızın hikayesi Nazım Hikmet'in bu güne kadar şiirlerinde konu edindiklerinden çokta farklı değil tahmin edebileceğiniz gibi. Başka bir dünyanın özlemini çeken Anadolu insanlarından bir kaçını,hikayelerini, bu özlemlerinin sırtlarına yüklediği yükü,işkenceleri,ölümleri,kaçak hayatları konu alıyor kitabımız. Mustafa Suphi'lerin 15'lerin kitapta anılması,akıbetlerinin anlatılması kitabı daha doyurucu hale getirmiş de diyebilirim.Okuyun,okutunuz diyebileceğim bir kitap.
Ah Piraye.. Ah Nazım.. Ne güzel sevip ne güzel sevilmişsiniz..Her mektup bir destan gibi. Ben aşk'ın içinde böyle boğulmadım bugüne kadar..
Bu aşk'ın sonunun böyle bitmesi benim tek üzüntüm oldu.
“…yazılarım otuz kırk dilde basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak” dediği şiirleri ancak
ölümünden sonra basılır ülkesinde…
Ülkede çoğu iyi yazar ve şair gibi fikirleri yüzünden sürekli hapis hayatı yaşamış ve nefes alabilmek için yurtdışına göç etmiş. Fakat vatanına küsmemiş, memleketiyle ilgili şiirler yazmış. Oraları hep memleketine benzetmiş. Asıl vatan şairi böyle olur dedirten türden bir şair.. Bu kitapta da bu konuları, ülkedeki siyasi konularda yapılan yanlışları,komisizstlere övgüyü işlemiş. 1951-1959 yıllarında yazdığı şiirlerin bir arada olduğu bu kitabı tavsiye ediyorum...
Söylenecek söz yok.
Kendine has, özgür, klasik olmayan bir şiir dili geliştirmiş büyük şair.
Bedri Rahmi ile Nâzım Hikmet
Paris'te buluşuyorlar, şiirlerini kayda alıyorlar.
Elli yıl sonra sesiyle ülkesine dönüyor Nâzım Hikmet.
"Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım. "
Dışarda bardaktan boşanırcasına yağan yağmur sevgili Livaneli'nin sesine karışıyor: "Ah benim sevdalı başım, ah benim şair telaşım..."* bir yandan da bir bulut gelip yüreğime oturuveriyor. Sevda bulutu mu dersiniz?
Bize dayanma gücü verenlerdir masallar. Ben hep bir masala sarılmak isterim. Masallar güzelleştirmiyor mu dünyamızı? Ruhumuzu da? Nilgün Marmara'ya bırakıyorum sözü:
"Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?"
Sahi en son ne zaman izin verdiniz bir kuşun yüreğinize dokunmasına? Ya da bir tavşanın? Belki bir bulutun? Ya da hiç izin verdiniz mi?
'Açın pencereyi, gök dolabilir içeri'. Yüreğinizin kapılarını da açın sonuna kadar. Herkese yer var orada. Korkmayın.
Sevgili kitap kardeşim Özge; teşekkür ederim yüreğimi açmama vesile olduğun için. O açılan kapıdan içeri giren ilk kişi de sensin, unutma :)
*youtu.be/4fydmf3YrXs