Birinci Dünya Savaşı nda Almanlar en korkunç silahlarından
biri olan U-bot'ları, asla yüzeye çıkmadıkları için bombalanması güç denizaltıları, kullandılar. Sunucunun anlattığına göre, çok sayıda yıkıcı saldırının ardından İngiliz donanmasına ait gemilerden birinin mürettebatı ilginç bir yöntem buldu. Denizaltıları su yüzeyine çıkarıp saldırabilmek için kendi gemilerini zararsız bir yolcu gemisi kılığına sokacaklardı. Denizaltılar periskoplarından tehlike bulunmadığını görünce az sonra saldırıya uğrayacakları hayallerinden geçmeden yüzeye çıkacaklardı. Bu kandırma operasyonunu gerçekleştirmek için İngilizler'in savaş gemilerinde bulunmayan elzem bir unsura ihtiyaçları vardı: kadınlar. Böylece mürettebatın bir bölümünün kılık değiştirmesine karar verildi.
Kılık değiştiren denizciler arkadaşlarıyla kol kola, mutlu turist eşleri ya da deniz havası soluyarak sohbet eden hanım arkadaşlar rolü yaparak güvertede rahat rahat gezindiler. Bu çılgınca fikir sonuç verdi. Bir denizaltının periskopunun merceği görüntüye takıldı ve Alman mürettebat yüzeye çıkmanın tehlikeli olmadı-ğuna karar veriverdi. Programın sunucusunun dediğine göre, 15 Mart 1917'de İngiliz tuzak gemisi bu tuhaf yöntemi kullanarak batırılan ilk denizaltıya saldırdı.
“Göz göze gelmeye, görmeye vakti olmayanlar... Bir akşamüstünü bir kadınla bir park sırasında bölüşmeyi bilmeyenler...
Yaşadıkları yıllar boyunca bir kez olsun bir duygu uğruna utancı, rezilliği göze alamamış, hiçbir tehlikeye gözü kapalı atılmak yürekliliğini gösterememişlerdi. Hep sahip olduklarını yitirmekten korkmuşlardı. Aslında sahip oldukları nesneler de öyle tamah edilecek değerde değildi, ama onlarındı ya, bir kez sahip olmuşlar, mülklerine geçirmişlerdi ya, yeterdi.”
İnsan kaçakçılarının peşine düşülüyor, otuz yıl önce kürtajcılardan nasıl söz ediliyorsa, bugün de onların varlığından esefle söz ediliyor. Ama yasalar ve buna yol açan dünya düzeni sorgulanmıyor.
Kendini onarabilen betonların öyküsü, biliminsanlarının ağır koşullarda hayatta kalabilen yaşam formlarını araştırması sırasında başladı. Biliminsanları volkanik hareketlerle oluşan yüksek dereceli alkalik göllerın dibinde yaşayan bir bakteri türü buldular. Alkalik göllerin pH değerleri 9 ile 11 arasındadır ve bu değerler insan derisinde yanıklara yol açar. Önceden, mantıksız sayılamayacak nedenlerden ötürü, bu kükürtlü göletlerde hiçbir canlının yaşayamayacagı düşünülüyordu. Ama titiz çalışmalar yaşamın sandığımızdan çok daha azimli olduğunu ortaya çıkardı. Alkalifilik bakterilerin bu koşullarda hayatta kalabildiği anlaşıldı. Ardından da B. Pasteurii denen özel bir türün, bir beton bileşeni olan kalsit minerali salgılayabildiği keşfedildi. Bu bakterilerin aynı zamanda son derece dayanıklı olduğu ve taşın içinde uyuyarak onlarca yıl yaşayabildiği anlaşıldı.
Kendini onaran betonun içine bu bakterilerle birlikte bakterilere yiyecek işlevi gören bir tür nişasta konur. Normal şartlar altında söz konusu bakteriler, kalsiyum silikat hidrat lifleriyle sarmalanmış halde uyumaya devam eder. Ama bir çatlakoluştuğu takdirde bakteriler bağlarından kurtulurlar, içeri su girdiğinde ise uyanıp yiyecek aramaya başlarlar ve betona eklenmiş nişastayı bulurlar. Nişasta bakterilere büyüyüp üreme imkânı sunar. Bu süreçte bakteriler bir kalsiyum karbonat formu olan kalsit mineralini salgilar. Bu kalsit betona yapışır ve çatlağı kaplayıp mühürlemek suretiyle büyümesini önleyen bir mineral yapısı oluşturmaya başlar.
"Şu zavallı kuşçağız avcıların şikânı, balıklar yekdiğerinin yemi olmaya; sahiller dalgalarla şamarlamaya, şu yeşil dağlar bahardan sonra hazana mahkûm! Bakınız şu taş yüklü merkepler o yükü taşımaya, tramvay beygirleri kırbaçları yemeye mahkûm! Bakınız șu çocuklara, onlar da aldanmaya mahkûm!"